Ana içeriğe atla

El Nahda Ak Parti’nin izinden mi gidiyor?

Tunus’un El Nahda partisi İslamcılığı geride bıraktığını ilan ederken Ak Parti’nin izlediği yolu izleyeceğini mi ima ediyor? İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
Rached Ghannouchi, leader of the Islamist Ennahda movement, speaks during the movement's  congress in Tunis, Tunisia May 20, 2016. REUTERS/ Zoubeir Souissi - RTSF8BG

Orta Doğu’da süregiden kriz ve kargaşanın içinde belki tek parlak noktanın Tunus olduğu malum. Bu başarıda, ülkenin başat İslamcı partisi El Nahda’nın ılımlı duruşunun önemli bir rol oynadığı da biliniyor. Dahası 21 Mayıs’taki parti, kongresinde önemli bir adım daha atarak “siyasal İslam”ı resmen terk ettiğini açıkladı. Uzun zamandır partiye liderlik eden ve kongrede yeniden genel başkan seçilen Raşit Gannuşi de “dini siyasi mücadelelerden uzak tutmaya” söz vererek, El Nahda’nın camiilerdeki vaazlar da dahil tüm dini faaliyetlerini bırakacağını bildirdi.

Bu gelişme, kimilerine Ak Parti’nin 15 yıl önceki kuruluşunu hatırlattı. “İslamcı” bir gelenekten gelen Ak Parti de o dönemde büyük bir değişimle yola çıkmıştı. El Nahda’nın kendisini “Müslüman Demokrat” şekilde konumlandırmasına benzer bir şekilde Ak Parti kurucuları da kendilerini “muhafazakar demokrat” olarak tanımlamışlardı. Dahası, Gannuşi de geçmişteki konuşmalarında “Türk modeli”ne olumlu bir şekilde değinmişti.

Ancak “Türk modeli”nin son dönemde pek de iyi gitmediği malum. 2000’lerin başında yaptığı reformlarla övgüler alan Ak Parti artık çok geride kaldı. Aksine parti bugün otoriterleşme konusunda ağır eleştirilere maruz kalıyor. Partiye, bilhassa da demir yumruklu lideri Recep Tayyip Erdoğan’a ilişkin yaygın kanaat, zayıfken “ılımlı” davranıp gücünü pekiştirdiğinde otokratik bir harekete dönüştüğü yönünde. Dolayısıyla, El Nahda gerçekten Ak Parti’nin izinden gidiyorsa, bunun pek iyi bir gidişat olmadığı söylenebilir.

Ancak benim kanım o ki, El Nahda Ak Parti’nin izinden gitmiyor ve muhtemelen de gitmeyecek. Bunun bir sebebi, Tunus ile Türkiye arasındaki yapısal farklılıklar. Türkiye’nin yürütme erki üzerindeki kontrol-fren mekanizmaları uzun yıllar herhangi bir demokraside meşru bir unsur olarak kabul edilemeyecek olan ordunun elindeydi.

Ak Parti orduyu siyasetin dışına itti ve “demokratikleşme” olarak görünen bu süreç, denge-fren mekanizmalarını ortadan kaldırsa da, meşruiyet iddia edebildi. Tunus’ta ise 2011 devriminin ardından kontrol-fren mekanizması, Ulusal Diyalog Dörtlüsü adlı bir yapı tarafından sağlandı. Sivil toplum aktörlerinden oluşan ve 2015’te Nobel Barış Ödülü’nü kazanan bu mekanizmanın, Türkiye’deki anti-militarizasyona benzer bir şekilde siyaset dışında itilmesi meşru ve dolayısıyla da muhtemelen mümkün olmayacaktır.

Bu genel milli tablonun yanında, El Nahda ile Ak Parti arasında önemli farklılıklar da söz konusu. Bilhassa da liderleri çok farklı. Erdoğan sürekli olarak iktidar alanını genişletmek isteyen ve kendisine itaat bekleyen, ataerkil ve iddialı bir lider . Bu sebeple Ak Parti içinde yarattığı “tek adam yönetimi”ni oluşturdu. Dahası tüm milletin kurtarıcısı, hatta bir tür II. Atatürk olarak resmedilen lider kültünü de şekillendirdi.

Gannuşi ise kişisel iktidarını genişletmekten ziyade yıllardır geliştirdiği “Müslüman demokrasi” teorisini hayata geçirmeyi amaçlayan ılımlı, mütevazi ve ağırbaşlı bir alim olarak tanınıyor. Gannuşi’nin kendisini bir “tek adam”a dönüştüreceğini, Türkiye’deki gibi siyasetin yanı sıra, basına ve iş dünyasına tahakküm etmeye çalışacağını hayal etmek doğrusu epey güç.

Dahası, El Nahda beş yıllık demokratik tecrübesinde Ak Parti’nin 15 yıllık iktidarı boyunca hiçbir zaman ciddiyetle denemediği bir başarıya çoktan imza atmış durumda: Toplumun laik kesimleriyle anlamlı bir uzlaşı. Bu, bilhassa El Nahda’nın anayasa yapım sürecinde laik siyasiler ve sivil toplumla yaptığı çalışmalar sırasında ortaya çıktı. Sonuçta, İslam dünyasının şimdiye kadar ürettiği en liberal anayasa ocak 2014’te 200’e karşı sadece 16 oyla Tunus parlamentosunda kabul edildi.

Türkiye’de ise böyle bir anayasal bir uzlaşının hayali bile mümkün değil. Aslında Ak Parti gerçekten de “yeni anayasa” istiyor ama bunu, parlamentodaki sandalye sayısını artırarak tek başına yapmayı ve böylelikle Erdoğan’ın ısrarla savunduğu başkanlık hayalini gerçekleştirmeyi amaçlıyor. Bir diğer deyişle, El Nahda uzlaşı yoluyla gerçek bir Tunus anayasasını hayata geçirmişken, Ak Parti çatışmacı bir yaklaşımla bir “Ak Parti anayasası” yapmak istiyor.

Tüm bunların özeti, Tunus’un demokratik geleceğinin ve El Nahda’nın bu sürece katkılarının, Türkiye ve Ak Parti’ye kıyasla çok daha fazla umut vaat ettiğidir. Elbette Tunus’un önünde zorlu engeller var. Bunlara ülkenin zayıf ekonomisi ve Selefi cihatçılık problemi de dahil. Ayrıca El Nahda’nın Gannuşi’nin yenilikçiliğini içselleştirip içselleştirmeyeceğini ve parti içinde buna muhafazakar bir direnç ortaya çıkıp çıkmayacağını zaman gösterecek. Nitekim Şadi Hamit gibi gözlemciler bunun gözardı edilmemesi gereken bir ihtimal olduğuna inanıyor.

Yine de en azından şu an için denebilir ki, El Nahda’nın İslamcılık-sonrası deneyimi, Ak Parti’ninkinden daha iyi bir yolda görünüyor. Bu nedenle de iki partiyi aynı olgu olarak görmekten kaçınmak lazım. El Nahda’nın kendisi de bence “Türk modeliyle” özdeşleştirilmekten kaçınmalı.

More from Mustafa Akyol

Recommended Articles