Ana içeriğe atla

NATO-Türkiye İlişkileri Antalya’da Tazelendi

NATO Dışişleri Bakanları Antalya’da buluştu ama başta Rusya, İslam Devleti’yle (İD) mücadele ve Suriye olmak üzere kritik konularda NATO içinde bir söylem ve eylem birliğine ulaşıldığı söylemek güç.
NATO Secretary-General Jens Stoltenberg speaks during a news conference at the NATO Foreign Minister's Meeting in Antalya, Turkey, May 13, 2015. NATO and Ukraine voiced concern on Wednesday about Russian statements on the possible future stationing of nuclear weapons in Ukraine's Crimea region, which has been annexed by Moscow. REUTERS/Kaan Soyturk - RTX1CTH1

Türkiye’nin güneyinde önemli bir turizm merkezi olan Antalya 13-14 Mayıs 2015 tarihlerinde NATO Dışişleri Bakanları Toplantısına ev sahipliği yaptı. 28 müttefik ülke dışişleri bakanlarıyla birlikte 50 ülkeden üst düzey temsilcilerin katıldığı bu zirve, 2010’daki NATO Savunma Bakanları Toplantısından (yani 5 yıllık uzun bir aradan sonra) Türkiye’de yapılan ilk üst düzey NATO toplantısı. Özellikle son dönemde NATO üyeliğinin sorgulandığı siyasi tartışmalara sahne olan Türkiye’nin ev sahipliğinde yapılan bu toplantı, Türkiye’nin NATO ile ilişkilerini tazelemesi açısından önemliydi. Bir de bu toplantı NATO-Rusya ilişkileri ve Orta Doğu’yu ilgilendiren bölgesel dinamikler açısından önemli ipuçları içeriyor. Bu toplantının gündem maddelerinin büyük ölçüde 2016 yılında Polonya’nın başkenti Varşova’da düzenlenecek olan NATO Devlet Başkanları Zirvesi’nin de gündemini belirleyeceği ayrıca not edilmeli.

Toplantı sonrasında düzenlenen basın toplantısında NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg toplantıda NATO’nun bugün karşı karşıya olduğu güncel zorlukların ele alındığını, doğu Avrupa, Afganistan ve Orta Doğu’daki zorlukların değerlendirildiğini aktardı. NATO ortakları ve Avrupa Birliği (AB) gibi kuruluşlarla bu zorluklar karşısında ne yapılabileceğinin konuşulduğunu kaydeden Stoltenberg, “Önümüzdeki yıl Varşova’da yapılacak zirveye giden yolda Avrupa-Atlantik güvenliği için çok belirleyici öneme sahip bir dönemdeyiz. Güvenlik ortamımız önemli ölçüde değişmiş durumda. Doğuya baktığımızda, Ukrayna’ya ilişkin saldırgan tutumları daha fazla ön plana çıkan Rusya, güneyde de daha fazla çalkantı ve aşırıcılık görüyoruz” diye konuştu.

Alınan Kararlar

Antalya toplantısında öne çıkan ilk husus Rusya ile olan ilişkiler. Bu toplantı gösterdi ki NATO artık son dönemde Ukrayna, Kırım ve Doğu Avrupa’daki çıkışlarıyla dikkat çeken Rusya’yı tehdit olarak algılıyor. Toplantıda özellikle NATO yetkililerinin Rusya hakkındaki ifadeleri dikkatine alındığında artık NATO’nun Rusya’yı hasım olarak gördüğünü söylemek pek de abartılı olmaz. Diğer taraftan da Rusya’nın NATO için yavaş yavaş hasım haline gelmeye başlamasıyla özellikle Baltık bölgesindeki ve doğu Avrupa’da NATO üyesi ülkeler üzerinde tehdit edici etkisini azaltmak için bu toplantıda birtakım tedbirlerin de konuşulduğunu not etmek gerekiyor. Bu tedbirlerin en somutu Çok Yüksek Hazırlıklı Müşterek Görev Kuvveti (VHRJTF) olarak isimlendirilen askeri birlikler. NATO’nun Ani Müdahale Gücü (NRF) misyonunu daha da geliştirmeyi amaçlayan ve beş manevra taburundan müteşekkil bir tugay büyüklüğünde 3 bin ila 5 bin askerden oluşan bu birliklerin deniz, hava ve özel kuvvetlerden gerekli desteğin sağlanarak 2-3 gün gibi kısa bir sürede kriz bölgesine intikali amaçlanmakta. VHRJTF şu anda Almanya, Hollanda ve Norveç’in liderliğinde teşkil edilmekte. Antalya Toplantısı’nda Türkiye ilk kez VHRTJF’ye katkı sağlama ve NATO’ya bu konuda lider ülke olma sözü vermesi açısından dikkat çekti. Türkiye’nin liderliğindeki VHRJTF birliğinin 2016 başlarında tam hareket yeteneğini kazanarak kullanıma hazır olması planlanmakta. Son olarak Litvanya, Latvia ve Estonya’nın topraklarında tugay düzeyinde bir daimi NATO askeri üssü kurulması için toplantıda ciddi kulis çalışmaları yaptığını da not etmek gerekiyor. Toplantıda NATO’nun Finlandiya ve İsveç’le olan mevcut iş birliği geliştirme konusunda karşılıklı değerlendirmelerin de yapıldığının altını çizmek gerekiyor. NATO’nun Finlandiya ve İsveç’ye verdiği özel önem Stoltenberg’in “Baltık denizi ve ötesinde olup bitenlerle bu iki ortak ülkeyle daha fazla bilgi paylaşımı gerçekleştireceğiz. Böylece büyük resmi daha iyi görebileceğiz” sözlerinden de anlaşılabiliyordu.

Toplantıda Orta Doğu’da istikrar ve İD ile mücadelenin uluslararası terörizmle ilişkilendirilerek tartışılması dikkat çekti. Bu çerçevede NATO’nun İD ile mücadele ve Suriye’deki yönetim zafiyeti konularını birbirinden ayırma eğiliminde olduğunu söylemek mümkün ki bu Türkiye’nin çok da hoşuna gitmiyor. Kısaca toplantıdaki görüşmelerde “terörizmle” mücadele konusunda tüm katılımcıların hem fikir olduğunu ancak “terörle” nasıl mücadele edileceği konusunda tüm NATO üyelerinin farklı görüş ve yaklaşımlarının olduğunu söylemek mümkün. Toplantıda Türkiye, İD ile mücadele ve Suriye’deki yönetim zafiyeti konularının katiyen ayrılabilir olmadığını, çözüm arayışlarını eş zamanlı bir planlamayla ele alınması gerektiğini savundu. Benzer şekilde, Suriye’nin gelecekteki siyasi yapısı hakkında da üye ülkeler arasında farklılıklar olduğunu, birden fazla modelin ileri sürüldüğünü not etmek gerekiyor. Toplantıyı değerlendiren uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Hüseyin Bağcı Suriye konusunda NATO’nun da Türkiye’nin de yanlışları olduğunu öne sürüyor: “Esad’la konuşmayan bir Türkiye, şunu anlamalıdır ki Esad gitmeyecek. Durum böyleyken NATO’dan Esad’a karşı strateji beklemek çok yanlış. Türkiye’nin bir şekilde Esad’la iletişim kurmanın yolunu bulması gerekiyor. Çünkü sınırdaki bu gerilim herkesten çok Türkiye’yi etkiliyor”. Bağcı Türkiye’nin “NATO bir gün müdahale eder” havasından çıkması gerektiğine işaret ediyor. Diğer yandan NATO'nun da güvenlik konusunda Türkiye dahil bölge ülkelerine yeterince garanti veremediğinden yakınan Bağcı şöyle konuşuyor: “NATO da bir şekilde Suriye konusunda ne yapacağını belirlemelidir. İD, El Nusra gibi örgütlere karşı nasıl bir strateji izleneceğini herkesin bilmesi gerekiyor. Suriye; NATO için bir çıkmaza dönüşmüştür. Her ne olursa olsun, özellikle bölge ülkelerinin NATO’nun ne yapacağını iyi bilmesi gerekmektedir”.

Aslında Suriye konusunda NATO içindeki bu kafa karışıklığı ittifakın üç önemli yapısal sorununa işaret ediyor. Bunlardan ilki NATO’nun küreselleşmesinin ve alan dışı her soruna angaje olma tutumunun sürdürülebilir olup olmadığı sorunu, diğeri ise NATO’nun kendi içinde ortak değer ve kimlik yaratma konusunda son dönemde yaşadığı sıkıntılar. Sonuncusu ise NATO’nun yeni beliren tehditleri algılamada ve içinde hem konvansiyonel hem de gayri nizami özellikler barındırması nedeniyle melez (karma) karakteristikler taşıyan bu tehditlerle mücadele konusunda tam bir fikir birliğinin oluşmamış olması.

Aslında NATO üyesi ülkeler arasındaki bu uyum sorunu 13 Mayıs Çarşamba akşamındaki yemekte ittifak dışişleri bakanlarının sahnede “We are the World” şarkısını söylemeye çalışırken sergiledikleri sahne performanslarına bakıldığında net olarak görülüyor. Dışişleri bakanlarının sahnedeki acemice performanslarından da anlaşılabileceği gibi NATO küresel güvenlik ortamında ani gelişen ve beklenmeyen durumlara tepki verme ve yeni duruma hızla adapte olma konusunda ciddi sıkıntılar yaşıyor. Yine dış işleri bakanlarının sahne performansında görüldüğü gibi şimdilerde NATO’nun her üye ülkenin ayrı telden çalma eğiliminde olduğu, gayretlerin eşgüdümlü ve koordineli yürütülemediği bir ittifak görünümünde olduğunu da söylemek mümkün. Antalya toplantısı NATO’nun askeri-operasyonel anlamda krizlere ivedilikle müdahale edebilecek, manevra kabiliyeti yüksek, sınırları bölgesel ortaklıklarla genişlemiş ve askeri unsurların sivil girişimlerle desteklenmesinin sağlandığı bir dönüşüm içinde olduğunu bir kez daha vurguladı. Ancak diğer taraftan bu toplantı, NATO’nun değişen dengelere göre etkin şekilde yeniden yapılandırılmasının önünde ciddi engeller olduğunu ve bu engellerin bölgesel ittifakların şekillenmesinde de sıkıntılara yol açtığını da gözler önüne sermiş oldu. İşte bu koordine eksikliği nedeniyle NATO’nun bölgesel iş birlikleri, yetki ve yük paylaşımı, askeri yapı ve stratejinin modernizasyonu gibi konularda kendi içindeki bölünmüş ve parçalı görünümünün, Orta Doğu ülkelerinin NATO ile ilişkilerinde güven bunalımı yarattığı görülmekte. Ancak “düşmemek için sürekli pedal çevirmesi gereken bir bisiklet” olarak tanımlanan NATO’nun giderek karmaşıklaşan küresel güvenlik ortamında, hem gelecekteki stratejik resmi görme hem de melez tehditlere yönelik karşı stratejiler geliştirme konusunda yoğun çaba içinde olduğunu da not etmek gerekiyor. NATO’nun bu dönüşüm çabasının Orta Doğu’yu nasıl etkileyeceğini ise zaman gösterecek.

More from Metin Gurcan