Türkiye’nin Suriye ile sınır kapılarından biri de Şanlıurfa ilinin resmi adıyla Ceylanpınar ilçesinde ve ilçeyle aynı adı taşıyor.
Ceylanpınar’ın Suriye tarafındaki bitişik komşusunun resmi adı Ras Al-Ayn. Türkçede Rasulayn olarak yazılıyor.
Tarihsel açıdan, Türkiye’deki Ceylanpınar Suriye’deki Rasulayn’ın devamı... Osmanlı döneminde bugünkü Ceylanpınar, Rasulayn’dan yönetilirmiş. Sonra 1921’de Türkiye ile Suriye arasındaki sınır aradan geçen demiryolu hattı esas alınarak belirlenmiş ve bu coğrafya siyasi bakımdan bölünmüş. Ceylanpınar Türkiye, Ras Al-Ayn Suriye olmuş.
Ceylanpınar ve Rasulayn’ı bir ve birlikte anlaşılmasını belki en kestirmeden Kürtçe adlarını zikrederek ifade edebiliriz... Ceylanpınar “Serekani”, Ras Al-Ayn “Serekaniye”...
Bugünkü Ceylanpınar’ı iki dönemdir seçim kazanarak yöneten Belediye Başkanı İsmail Arslan, legal Kürt Partisi BDP’den.
BDP’yi en kısa yoldan “silahsız PKK” olarak tarif edebiliriz.
Rasulayn sınır kapısında 19 Temmuz’dan beri Suriye’deki en güçlü Kürt hareketi olan Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) bayrağı dalgalanıyor. Türk basınında yer alan haberlere göre Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) bayrağı inmiş, yerine PYD’ninki çekilmiş.
PYD’yi de en kısa yoldan “Suriye’deki PKK” olarak tarif edebiliriz.
İnen bayrak ÖSO’nunki ama aslında Rasulayn, Baas rejimine karşı savaşan radikal İslamcı “El Nusra Cephesi”nin kontrolündeydi.
El Nusra’yı da en kısa yoldan “Suriye’deki El Kaide” olarak tarif edebiliriz.
Suriye’deki PKK, Suriye’deki El Kaide’yi Ras Al-Ayn/Serekaniye’den savaşarak çıkarmıştır.
Netice itibarı ile “Ortadoğu’daki PKK”, Türkiye tarafındaki Ceylanpınar/Serekani ile Suriye tarafındaki Ras Al-Ayn/Serekaniye arasında, Kürt politik gerçekliği düzleminde bir devamlılık oluşturdu. Bunu Türkiye tarafında seçimle yaptı, Suriye tarafında silahla...
Beğenilir ya da beğenilmez ama o bölgedeki “Kürt realitesi” şimdilik budur.
Rasulayn’daki durum, ortaya çıktığı günden beri Türkiye’deki AKP hükümeti yetkililerinde zaman zaman “panik” emarelerini andırır bir rahatsızlığa neden oluyor.
İlginçtir, Rasulayn’ın PYD’nin silahlı kolu YPG’nin eline geçtiği 18 Temmuz’da Türk Genelkurmayı tarafından bir resmi açıklamanın içinde de duyuruldu. Bundan bir gün sonra, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Yunan Dışişleri Bakanı Evangelos Venizelos ile düzenlediği ortak basın toplantısında bir gazetecinin Rasulayn’daki durum hakkındaki sorusu üzerine şunları söyledi:
“Bundan sonra da kimden, hangi gruptan ve hangi gerekçeyle olursa olsun sınır güvenliğimize dönük her türlü tehdide karşı en etkin yöntem alınacak ve anında cevap verilecektir. Suriye içindeki gelişmeler bağlamında, Humus’ta yoğunlaşan çatışmalar dolayısıyla ortaya çıkan boşluk, Rasulayn’da bir şekilde bu boşluğu doldurmak isteyen gruplar tarafından istismar edilmeye çalışılmaktadır. (...) Herhangi bir yeni emrivakiyle ya da de facto bir durum yaratma çabası bu kırılganlığı daha da artırır ve çok daha olumsuz neticeler doğmasına sebep olur.”
Aynı gün, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Başdanışmanı Yalçın Akdoğan, Star gazetesinde yayımlanan yazısında PYD’yi şu ifadelerle uyardı:
“Son günlerdeki gelişmeler ciddi kırılganlık üretiyor. (...) Şu günlerde demokratik özerklik ilan edeceği iddia edilen PYD ateşle oynamamalıdır. (...) Suriye sınırındaki gelişmelerin giderek daha farklı bir ulusal güvenlik sorunu oluşturmaya başladığı Türkiye ise bu tür oldubittilere eyvallah edemez. (...) Romantizm sınırını aşıp ateşle oynamak anlamına gelecek maceralara girişenler öncelikle kendilerine zarar verirler.”
Al-Monitor’da Ortadoğu’daki Kürt hareketlerini yakından takip eden Wladimir van Wilgenburg imzasıyla yine 19 Temmuz’da yayımlanan “Suriyeli Kürtler özyönetime hazırlanıyor” başlıklı bilgilendirici haber-yorumda da PYD’nin altı aylık bir program dahilinde anayasa ve meclis seçimlerini de içeren bir özerklik modelini tatbik etmeyi hedeflediği hususu yer alıyordu.
AKP hükümeti yetkilileri, bundan tam bir yıl önce Suriye’nin bazı Kürt bölgelerinden rejim güçlerinin çekilmesinden sonra Kürtlerin PYD öncülüğünde bu yerleşim birimlerinde kontrolü ele geçirerek başlattıkları özerklik girişimini de yine aynı biçimde, göz yummayacakları bir “fiili durum” ya da “oldubitti” olarak nitelemişler ve bunu Türkiye’ye dönük bir güvenlik tehdidi olarak algıladıklarını ifade etmişlerdi.
Şimdi yine aynı reaksiyonu verdiklerini görüyoruz.
Ancak şimdiki reaksiyonun AKP hükümetinin çok sorunlu Suriye politikasındaki sorgulanması gereken ideolojik ve politik tercihleri bir kez daha teşhir etmesi bakımından çok ilginç bir yönü var.
O da şu: Rasulayn, Suriye’deki El Kaide’nin kontrolündeyken bunu hiç dert etmeyen Ankara, kasaba Suriye’deki PKK’nın eline geçince sert tepki göstererek tehdit algıladığını ifade ediyor ve olayı bir “oldubitti” olarak değerlendiriyor.
İlginç çünkü bu tepki Ankara’nın Rasulayn’da kontrolün, ABD’nin terörist örgütler listesindeki, saflarında önemli oranda uluslararası cihadist barındıran El Nusra’nın elinde kalmasını arzu ettiği sonucu çıkıyor bundan.
PYD’nin silahlı gücü YPG içinde komşu Kürt coğrafyalarından katılmış Kürtler olsa da PYD aslen Suriyelidir ve PKK’nın tersine, ABD ya da AB’nin terör örgütleri listesinde değildir.
Öte yandan Ankara’nın PKK’yla geçen aralıktan beri bir barış sürecine angaje olduğunu varsaydığımızdan, şimdi Türk hükümetinin göstermiş olduğu tepkiyi garipsiyoruz.
Kürt sorununun çözümünü hedefleyen bir barış süreci gerçekten varsa, bu sürecin Ortadoğu’daki bütün PKK’ları bir tehdit unsuru olmaktan çıkaracağı farz edilir. Türkiye’nin PKK’sı Türkiye’yle barış ve çözüm sürecinin parametreleri içinde hareket ederken, bölgesel stratejide kendisinden bağımsız davranması mümkün olmayan bir PYD Türkiye’yi neden tehdit etsin?
Türkiye ile PKK arasında bir barış süreci mevzubahis ise, bu durum Suriye’nin Kürt bölgelerini ve Kürtlerini, Türkiye için ekonomik ve siyasi işbirliği mevzularına dönüştürür.
Velev ki Suriyeli Kürtler bir yıl önce çıktıkları yolda yeni aşama kaydettiler ve kendi yönetim organlarını oluşturdular...
Ayrıca, Ankara'dakiler Türkiye'deki PKK'yla başlattıkları barış sürecinin Suriye'deki PKK'yı otonomi denemesinden vazgeçireceğini falan mı beklediler ki şimdi bu kadar öfke ve tepki içindeler? Türkiye'nin kendi Kürtleriyle barışı, Suriye Kürtlerini kendi stratejik tercihleri doğrultusunda ilerlemekten alıkoyamazdı ama bu tercihin Ankara'dakiler tarafından bir tehdit olarak görülmesini önlerdi.
Ankara bunun karşısında ne yapabilir?
Geçen yaz olduğu gibi El Kaideci El Nusra’yı ya da ÖSO gruplarını PYD’ye karşı destekleyip bir vekaleten savaş mı yürütecek?
Sahada durum radikal İslamcılar için zorluklar içermeye başlamışken bu geçerli bir seçenek oluşturmaz.
Peki, AKP hükümeti ordusunu Suriyeli Kürtleri ezmek için sınır ötesine mi yollayacak?
Bu seçenek geçen yıl uygulansaydı, Türkiye’nin zaten bölgeselleşmiş olan Kürt sorununa bir anda uluslararası bir sorun haline gelirdi, bu yıl da aynı sonucu doğurur.
AKP hükümeti için doğrudan askeri müdahale intihardan farksızıdır.
Bu nedenle içi boş tehditler savurmaktan uzak kalınmalıdır.
Peki, Ankara Suriyeli Kürtlerin geçen yıl yarattıkları sözde “fiili durum” karşısında ne yapmıştı?
Cevabı hepimiz biliyoruz: İmralı mahkumu Abdullah Öcalan’a başrol oyunculuğu veren bir barış süreci başlatmıştı. O sayede Kürt sorununun uluslararası hale gelmesi önlendi. O sayede PKK, Tahran-Şam mihverinden çıkartıldı.
Bunu yapan Ankara diğer taraftan, silahlı güçlerini çekmeye başlayan PKK’nın “güven artırıcı önlemler” kapsamında talep ettiği demokratikleşme adımlarından bir tekini bile atmadı.
Bu adımlar atılmış ve süreç sağlam ilerliyor olsaydı Ankara’nın Suriye’deki Kürt oluşumundan kaygı duyması gerekmeyecekti.
Güven artırıcı adımların atılmaması, her iki tarafta da güvensizliği artırmaktadır.
Ankara da mesela PKK’nın silahlı güçlerini Türkiye’den çekme konusunda işi ağırdan aldığını iddia ediyor.
Bu arada sürecin sahadaki bir numaralı aktörü Murat Karayılan’ın yerine Kürdistan Topluluklar Birliği’nin (KCK) başına “eş başkan” sıfatıyla gelen Cemil Bayık ilk açıklamasında “AKP hükümetini son kez uyardığını” söyleyerek, iktidarı sürecin devamı için somut adımları en kısa zamanda atmaya çağırdı, bu yapılmadığı takdirde sürecin ilerlemeyeceğini belirtti.
AKP hükümeti, üzerine düşen demokratikleşme adımlarını atmayarak barış sürecini bir fasit daireye çevirdi ve bir yıl önce başladığı noktaya geri döndü. Suriye’deki benzer gelişmeler verdiği şablon tepki bunu işaret ediyor.
Şimdi yine, yeniden barış sürecine angajman tazelenmez ise bu ihmalin Türkiye’ye ve iktidara maliyeti çok büyük olabilir.