Ana içeriğe atla

Turkiye’de yeni baris sureci ve Abdullah Ocalan’in degisimi

Turkiye’de yeni baris sureci ve Abdullah Ocalan’in degisimi
A demonstrator holds a flag with a portrait of jailed Kurdistan Workers Party (PKK) leader Abdullah Ocalan during a protest in Strasbourg February 18, 2012. Thousands of demonstrators protested in support of Ocalan, who was captured on February 15, 1999, and is currently serving a life sentence in Turkey. REUTERS/Vincent Kessler (FRANCE  - Tags: POLITICS CIVIL UNREST)

Bir araştırma yapılsa ve dünyanın kafası en karışık kamuoyunu tespit etmeyi amaçlasa, Türkiye kamuoyu birinciliği hiç kimseye kaptırmaz. Türkiye –Türk ve Kürt- kamuoyunun şizoid bir ruh halinde bulunması kadar meşru hiçbir şey de olamaz. Daha iki hafta önce, İstanbul yakınlarında, Marmara Denizi’nin ortasındaki İmralı Adası’nda onüç yıldır hapis yatmakta olan, ağırlaştırılmış ömür boyu hapis hükümlüsü PKK lideri Abdullah Öcalan’ın niçin idam edilmemiş olduğundan ve idam cezasının geri getirilebileceği sinyalleri veren bir Başbakan vardı Türkiye’de.

Abdullah Öcalan, resmi çevrelerce, Türkiye kamuoyuna en büyük “villain”, “greatest satan” olarak sunuluyor, her fırsatta en ağır yakıştırmalarla demonize ediliyordu. 2013 yılının ilk günleriyle birlikte durum değişti. Şu andaki görüntü; Abdullah Öcalan, Türkiye’nin bölgesel boyutlar kazanan bir numaralı sorununun, yani Kürt sorununun çözümü için “bir numaralı partner”.

Yani, artık sorunun bir parçası değil, “çözüm süreci”nin merkezine alınan PKK’nın 30 yıla yaklaşan silahlı isyanının sona erdirilmesinde en büyük umutların bağlandığı insan Abdullah Öcalan, 2013 yılının ilk haftasında.

Dünyada PKK’dan daha eski bir silahlı mücadele örgütü olarak sadece Kolombiya’daki FARC var ve FARC bile Kolombiya hükümetiyle barış müzakerelerinde oturmuş, “Kolombiya barışı” umutları bugüne dek olmadığı ölçüde söz konusu olmuşken, PKK’nın dünyanın en hassas jeopolitik bölgesinde bir silahlı hareket olarak devamı “anakronik” bir örnek oluşturuyordu.

Bu bakımdan, PKK’nın Kürtlerin bir bölümünde ve örgütün tüm kadrolarında bir tür “demi-God” muamelesi gören Abdullah Öcalan ile PKK’nın silahları bırakmasını hedefleyen yeni bir müzakere sürecinin başlaması, Türkiye için –başarılabildiği takdirde sonuçlarını ve etkisini tüm böyle yayacak cinsten- çok ama çok önemli bir gelişme. 2013, sadece bu özelliği ile bile tarihe “özel bir yıl” olarak geçebilir.

Aslında Türk devleti, Abdullah Öcalan ile ilk kez görüşmüyor. Ta 1998 yılından bu yana, başta askerler ve güvenlik bürokrasisi olmak üzere, Abdullah Öcalan da, devlet ile görüşmeye oldukça alışık. Hatta, Türk devletini “içinden en iyi tanıyan kişi” olduğuna dair ironik tanımlamalara bile konu edildiği oldu. Ancak, bu, 2013’ün ilk günleriyle birlikte harekete geçen “yeni süreç”in kendisinden öncekilerden temel bir farkı var: PKK lideri Abdullah Öcalan, ilk kez, “barış yapıcı” konumunda bir Kürt sorunu çözüm girişiminin merkezine oturuyor ve ilk kez çözüm için siyasi bir mekanizma oluşturuluyor.

Daha önceleri, yani yakalanıp İmralı Adası’na getirildiği 1999 yılından 2000’lerin ilk 10 yılının ikinci yarısına kadar, Abdullah Öcalan, ele geçirilmiş bir “tutsak” olarak değerlendirilip, onun üzerinden PKK’nın tasfiyesine çalışılırdı.  Söz konusu dönemde, Öcalan’ın karşısına genellikle askerler oturdu. 2007 yılından itibaren Milli İstihbarat Teşkilatı, Öcalan’ın muhatabı oldu. Ancak, gizli görüşmeler, daha ziyade PKK örgütünün Kuzey Irak’ta Kandil Dağı’ndan ve Avrupa’dan gelen temsilcilerinin oluşturduğu bir heyet esas alınarak yapıldı. MİT, İngiltere olduğuna dair spekülasyonlar bulunan bir üçüncü tarafın tanıklığında, çoğunluğu Norveç’in başkenti Oslo’da yürütülen görüşmeler ile İmralı’da bulunan örgüt lideri Öcalan arasında koordinasyonu da üstlenmişti.

Bazı zabıtları, söz konusu gizli görüşmelerin startını vererek büyük risk altına girmiş olan Başbakan Tayyip Erdoğan’ı vurmak amacıyla internet üzerinden kamuoyuna sızdırılan ve Türkiye’de “Oslo Süreci” olarak anılan girişim, 2011 Haziran ayındaki seçimlerden sonra başarısızlıkla sonuçlandı ve şiddet, 1990’lardaki en kötü dönemlerini hatırlatan biçimde geri döndü.

Hükümet, “Oslo görüşme masası”nı, PKK’nın Diyarbakır yakınlarında Silvan’da 14 Temmuz 2011’de giriştiği ve çok sayıda askerin hayatına kaybettiği saldırıyla devirdiğini öne sürdü ve bir yandan Abdullah Öcalan’ın dış dünya ile teması tümüyle kesilir ve kendisine karşı bir “tecrit politikası” başlatılırken, diğer yandan da PKK’ya altından kalkamayacağı ağır bir askeri darbe indirmek politikasına geri dönüldü. Güvenlik öncelikli politikanın canlandırılmasından, Türkiye’nin zaten önemli gedikleri bulunan demokratik ortamı da nasibini aldı ve ülkenin giderek “otoriter bir rejim”e doğru evrildiği yüksek sesle ifade edilir oldu.

PKK ise, hükümetin kendisini oyalama taktiği güttüğünü, Ak Parti’nin 2011 Haziran ayındaki seçimleri yüzde 50 oyla kazanmasından sonra, “Oslo görüşme masası”nda verdiği sözlerden vazgeçtiğini iddia ederek, “müzakere masasının devrilmesi”nden hükümeti sorumlu tuttu.

Sonuç olarak, Türkiye, 2011 yaz aylarından 2012 sonbaharına kadar Kürt sorununda tüm umutların karardığı feci bir bir buçuk yıl geçirdi. Aynı dönemde, Suriye’deki durumun bir iç savaş niteliği kazanarak belirsizleşmesi ve aynı şekilde Irak’ta Bağdat ile Erbil arasında bir iç savaşa doğru yol açabilecek gelişmelerin ortaya çıkması, Türkiye’nin Kürt sorununu Ak Parti iktidarının üzerine taşınması imkansız bir yük haline getirdi.

2014’te Türkiye’de yerel seçimler ve hemen ardından Tayyip Erdoğan’ın hedefinde olan ve ilk kez halk tarafından asgari yüzde 50 oy ile seçilmesi gereken cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılacak. Bu, 2013’ün ikinci yarısından itibaren, Türkiye’nin yoğun bir seçim kampanyası atmosferine girmesi demek.

Dolayısıyla, Kürt sorununa ilişkin 2011’in ikinci yarısından 2012 Kasım sonuna dek Türkiye’ye hakim olan iklimden çıkmak gerekiyordu. Abdullah Öcalan’ı merkezine alan “yeni çözüm girişimi”nin konjonktür ve zamanlama ile ilgili çerçevesi budur.

2011’in ikinci yarısından itibaren başlamış olan dönemi, bugün içine girilmiş olan “yeni süreç”e dönüşmesini sağlayacak bir “game-changer”a ihtiyaç vardı ve o da, 2012 Eylül ayında Kürt tutukluların başlattığı açlık grevleriyle gerçekleşti.

Diyarbakır hapishanesinde başlayan açlık grevi, 60’a yakın hapishanede 600-700 tutukluya ulaştı ve Kasım ayı geldiğinde sayı birdenbire 8000’e yükseldi. Üstelik, buna Sakharov Ödülü sahibi Leyla Zana gibi uluslararası kamuoyunda saygın isimlerin de yer aldığı bir grup BDP (Barış ve Demokrasi Partisi) milletvekili katıldı.

Açlık grevlerinin ilk dalgası açısından ölüm orucuna dönüşmekte olduğu ve her an ölümlerin beklendiği noktada, bir buçuk yıldır sesi duyulmayan Abdullah Öcalan’ın kendisini ziyarete gelen kardeşi aracılığıyla gönderdiği yazılı “talimat” ile açlık grevleri bıçak gibi kesildi.

Devlet, gelişmelerin önüne geçmek için Abdullah Öcalan’a ihtiyaç duymuştu; Abdullah Öcalan da “otoritesi”ni göstererek, gücünü kanıtladı ve Kürt siyasi hareketindeki lider konumunu tahkim etti.

Asıl önemlisi, Abdullah Öcalan’ın bu özelliklerinin ve bir tutuklu olmanın ötesinde önemli bir siyasi aktör olduğunun Türk kamuoyu nezdinde kanıtlanması idi.

Kendisiyle “Oslo Süreci” döneminde çok kez görüşmüş olan ve bu niteliklere sahip olduğuna inanan ve ayrıca “güvenlik öncelikli çözüm” yerine “müzakere yoluyla çözüm” yanlısı olduğu bilinen Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Hakan Fidan, inceden uyguladığı planın başarıya ulaştığını yani Abdullah Öcalan’ın örgütü ve Kürt siyasi hareketi üzerindeki nüfuzunun kanıtlandığı noktada, kendisiyle bu kez “silahlı isyan”ın sona erdirilmesi ve Kürt sorununun çözülmesi için müzakereye başlanması gerektiği girişimine Başbakan’ı ikna etti.

MİT Müsteşarı Hakan Fidan, aynı zamanda, Abdullah Öcalan üzerinde en fazla güven uyandırmış olan Türk yetkilisi.

Türk devleti ve ayrıca hükümet içinde belirli bir direnç olmakla birlikte, Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridin kaldırılması ve kendisinin çözüm girişiminin merkezine alınmasını ifade “yeni müzakere süreci”, Abdullah Öcalan-Hakan Fidan arasında başlatıldı.

Bu “yeni süreç”in ilk ve unprecedented gelişmesi, 3 Ocak günü veteran Kürt siyasi şahsiyeti, Mardin Milletvekili Ahmet Türk ile BDP’nin genç kadın milletvekillerinden Ayla Akat’ın İmralı’ya giderek Abdullah Öcalan ile görüşmesi oldu.

Abdullah Öcalan’ın 1999’da tutuklanarak İmralı Adası’na yerleştirilmesinden beri, devlet güvenlik yetkilileri ve avukatları dışında, ilk kez, Kürt siyasetçileri, Öcalan ile İmralı’da görüştüler.

Bu, bir yandan da, ilk kez, Abdullah Öcalan ile görüşmelerin “güvenlik boyutu” dışında “siyasi boyut” kazanmasının bir göstergesi oldu.

Ve, ilk kez, içeriği gizli tutulmakla birlikte, görüşmelerin kendilerinin “gizli” olmaktan çıkıp, kamuoyunun bilgisi ve gözleri önünde cereyan etmesi gerçekleşti.

Bu süreçte rol alan yabancı bir ülke yok. Çözüme susamış kamuoyunda, “ihanet” suçlamaları pek işitilmiyor. Türkiye’nin en başta gelen media mogul’u sayılan Aydın Doğan, kendi medya grubuna “barış sürecine destek” yönünde yayın yapması talimatını yayımladı. En önemli gelişmelerden biri olarak, iktidar partisinin her adımına karşı çıkma alışkanlığındaki ana muhalefet, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, “Ak Parti’ye yeni kredi açıyoruz, sorunu çözün” şeklinde yüreklendirici bir açıklama yaptı.

En önemlisi, PKK’nın Abdullah Öcalan’dan sonra hiyerarşide en yüksek noktada bulunan ve askeri lideri konumunda Kandil’deki lideri Murat Karayılan’ın verdiği ilk tepki idi. Karayılan şöyle konuştu:

“Ahmet Türk ve Ayla Akat’ın İmralı’ya gidip görüşmüş olmaları elbette ki bu görüşme sürecine ciddiyet kazandırmıştır. Bu yeni bir boyuttur ve bunu önemsiyoruz. Bu girişimi dikkatle izlemek ve küçümsememek gerekiyor. Fakat bütün bunlar yeni bir çözüm sürecinin başladığı anlamına henüz gelmemektedir. Bu görüşme ve diyalogların Kürt sorununda bir çözüm sürecine dönüşüp dönüşmeyeceği ancak önümüzdeki günlerde anlaşılacaktır. Şimdilik bir istişare durumundan söz edilebilir. Yeni bir süreç için daha fazla veriye ihtiyaç vardır...”

PKK’nın kartlarını göğsüne yakın tuttuğu ama elinin hayli esnek olduğu Karayılan’ın açıklamasının ruhundan sezilebiliyor. Elbette ki, Abdullah Öcalan’ın daha görünür ve etkin bir rol alması ve örgütüyle irtibatının daha kuvvetle sağlanması, PKK’da “yeni süreç”e ilişkin direnme unsurlarını kıracaktır.

Yine de PKK’nın direnme unsurlarını hafife almamak gerekiyor, zira örgütün bir eli İran ve Suriye’de, diğer eli çeşitli ülkelere kadar uzanabiliyor. Ama, herşeye rağmen, bu direncin üstesinden gelebilecek Abdullah Öcalan’dan daha etkili bir şahsiyet de yok.

Türkiye’ye 2013’ün ilk günlerinden beri egemen olmaya başlayan Kürt sorununun çözüm umutlarına ilişkin yeni iyimser iklimin, sorunun doğasından ve Türkiye’nin kutuplaşmış toplumundan gelen nedenlerle hayli kırılgan (fragile) olduğu ve tüm sürecin “handle with care” gerektirdiği, zira her türlü provokasyona ve sabotaja açık bulunduğu da göz önünde tutulmalıdır.

Eger Turkiye'de yeni bir oyun var ise sahnede, bas rolde olagan kotu adam ama muhtemel kahraman Abdullah Öcalan...

More from Cengiz Candar