15 Temmuz 2016 tarihi Türk demokrasisinde ivmenin aşağıya yönelmesinin iki yönlü göstergesini oluşturdu. Vahap Coşkun’un veciz anlatımıyla, “15 Temmuz, devletin içine sızmış bir grubun demokratik düzene karşı gerçekleştirdiği bir kalkışmaydı. İktidar koltuğunda oturanlar, devletin en kritik organlarının kendi denetimlerinin dışında işlediği ve aslında iktidarlarının büyük oranda ‘göstermelik’ olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kaldılar.”
Ne var ki, 16 Temmuz tarihinden itibaren bu duruma karşı alınan ölçüsüz ve hukuk sınırlarını zorlayan tedbirler, bu durum gerekçe gösterilerek atılan otoriter ve keyfi adımlar demokrasiye karşı ikinci bir darbe halini oluşturdular. AKP bu ortamda popülist milliyetçi bir düzenin restorasyonu istikametinde hızla yol aldı ve almaya devam ediyor. 16 Nisan’da halkın onayına sunulacak anayasa teklifinin anlamı da bir bakıma budur.
15 Temmuz demokrasinin zemin kaybetmesi açısından belki önemli bir kilometre taşıdır ama bir başlangıç noktası değildir. 15 Temmuz öncesinin ataerkil eğilimleri ile 15 Temmuz sonrasının kabaran otoriter dalgası arasında en önemli olgusal köprüyü hükümetin Kürt politikalarını eleştiren akademisyenlere verdiği simgesel ve fiili tepki oluşturuyor. 15 Temmuz öncesi otoriter ve keyfi tedbirlerle baş gösteren bu tepki, 15 Temmuz sonrası üniversitelerde büyük tasfiyelere yol açarak yeni bir yapının, yeni dönemin kurucu unsurlarından birisi olmaya yüz tuttu.
Takvimler 11 Ocak 2016’yı gösterdiğinde, 953’ü Türkiye üniversitelerinden olmak üzere bin 128 akademisyen AKP hükümetinin Güneydoğu illerinde yaşanan ayaklanma girişimine verdiği sert tepkiyi “Bu suça ortak olmayacağız” başlığıyla eleştiren bir bildiri yayımladılar.
AL-MONITOR All-Access gives you unlimited access to all our journalism, the full Daily Briefing, exclusive interviews, premium newsletters, and live events — for less than $2/week.