Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Fırat’ın doğusuna operasyonun önünü açtırmak için belki hapishaneler ve kamplarda tutulan İslam Devleti (İD) savaşçıları ve aile fertlerinin Türkiye’ye havale edilmesine razı oldu. Fakat Barış Pınarı Harekâtı başladıktan sonra İD üyelerinin kaçabileceği ve yeniden toparlanıp saldırıya geçebileceği endişesiyle Ankara da kucağında bulacağı belanın büyüklüğünü görmeye başladı. Bazı İD tutuklularının Türkiye’nin bombardımanı sırasında hapishanelerden kaçtıklarına dair iddialar hâlihazırda basına yansımış durumda.
Beyaz Saray’ın “Amerika yıllardır vatandaşlarının vergilerine büyük maliyetler getiren bu savaşçıları artık daha fazla tutmayacak. Bundan böyle kalan İD savaşçılarından da Türkiye sorumlu olacak” açıklaması epey şaşkınlıkla karşılandı. Hatta Kore Savaşı’ndan Afganistan ve Irak işgaline kadar kritik dönemlerde ABD’nin Türk ordusuna “ucuz maliyetli asker” olarak baktığı durumlar hatırlatıldı.
Türkiye’nin maliyetin ötesinde üstlendiği risk ile imkânsız görevler belli ki askeri harekât için gözünü karartmış Erdoğan için şimdilik es geçilebilecek şeylerdi. Ancak bu taahhüt etrafında bir dizi soru dönüyor.
Avrupa başta olmak üzere pek çok ülke kendi vatandaşı olan İD üyelerini almaktan kaçınırken Türkiye ne tür bir hesapla bu işi için gönüllü oldu? İkinci mesele Türkiye’nin gerçekte ne kadarlık bir alanı kontrol edeceği ya da etmek istediğiyle ilgili. İD bakiyesinin büyük bölümü Türkiye’nin gözünü diktiği 32 kilometre derinliğin çok altında yer alıyor.
AL-MONITOR All-Access gives you unlimited access to all our journalism, the full Daily Briefing, exclusive interviews, premium newsletters, and live events — for less than $2/week.