Türkiye uzun süredir terörle yaşayan ve uzun soluklu terörle mücadele tecrübesine sahip bir ülke. Ancak 28 Haziran’da Atatürk Havaalanı’nda gerçekleşen ve 45 kişinin hayatını kaybetmesine yol açan saldırı Türkiye’nin yeni bir tür terörle karşı karşıya olduğunu gösteriyor.
Bu saldırı tipi şöyle açıklanabilir: Selefi ideolojiye sahip ve IŞİD bağlantılı gevşek ağlar tarafından düzenlenen; yabancıların da bulunduğu havaalanları, alışveriş merkezleri, tarihi-turistik mekanlar ve otel tarzı yerlerde gerçekleştirilen; hayatı kilitlemeyi amaçlayan; kimi zaman rehine olayları ve silahlı çatışmaları da kapsayan intihar saldırıları. 2008’de Mumbai’de, 2013’te Nairobi’de, 2016’da Cakarta’da ve son olarak Dakka’da yaşanan saldırılar da bunlara örnek olarak gösterilebilir.
Bu tür saldırılarla nasıl mücadele edeceği konusuna yeni yeni kafa yormaya başlayan Ankara ise bütüncül ve entegre bir strateji geliştirmek yerine meseleye salt güvenlik ve terörle mücadele perspektifinden yaklaşıyor. Oysa bu stratejinin kapsaması gereken başka hususlar da var: Saldırılara yol açan sosyo-politik iklim ve toplumsal kutuplaşma; Türkiye’de giderek daha etkin hale gelen Selefi gruplarla mücadele; de-radikalizasyon yöntemleri; IŞİD’le siber alanda mücadele teknikleri; karşı propaganda.
Atatürk Havaalanı saldırısının ardından atılacağı açıklanan adımlar ise Ankara’nın son saldırıya da sadece güvenlik-kriminal perspektiften yaklaştığına işaret ediyor. Nitekim, bu kapsamda hazırlanan yeni güvenlik paketinin iki önemli boyutu var: Türkiye’de bulunan Selefi yabancı terörist savaşçıların (YTS) hareket kabiliyetlerinin kısıtlaması ve kimliklerinin tespit edilerek yakalanmalarına yönelik önleyici tedbirler.
AL-MONITOR All-Access gives you unlimited access to all our journalism, the full Daily Briefing, exclusive interviews, premium newsletters, and live events — for less than $2/week.