Arap dünyasında süren çalkantılar yalnızca mezhepçilikle açıklanamaz. Hatta sözüm ona Sünni-Şii ayrışmasına mezhepçilik merceğinden bakmak sahadaki girift gerçeklere ışık tutmaktan çok onları bulanıklaştırıyor, bölgeyi sarsan siyasi ve ekonomik değişimleri perdeliyor. Dış müdahaleler ve bunların etkisi de cabası. Dinsel kimliklerin önemini koruduğu doğrudur. Ama mezhepçilik bambaşka bir şeydir. Dinsel kimliklerin kanlı bir şekilde siyasallaşmasıdır.
Mezhepsel kimlik ve dayanışma adına Arap dünyasının büyük bölümünü tarumar edip parçalayan şiddeti anlamak için çoğu gözlemcinin görmek istemediği, üstü örtülü gerçeklere bakmak gerekir.
Bu gerçeklerden biri halkın sevmediği, zalim, aşiret reisi tipi devlet başkanları ve kralların hâlen hüküm sürmesidir. Seçimle iş başına gelen devlet başkanları olsun, taç giyen yaşlı krallar ve emirler olsun liderlerin hepsi gerçek katılımcılığa ayak diriyor, güç kullanarak ve rüşvet dağıtarak siyaset yapmaya devam ediyor. Liderler şunu idrak etmiş durumda: Sahip oldukları o zayıf meşruiyeti güçlendirmenin tek yolu, bazı halk kesimlerini müşteriye dönüştürüp cömert ekonomik imkânlar karşılığında onların tam sadakatini kazanmak.
Sünni olan Saddam Hüseyin, yurt dışına temsilci olarak Hristiyanları gönderirdi, başında bulunduğu Baas Partisi’nde pek çok Şii hüküm sürerken istihbarat ve güvenlik işlerini en sadık yakınlarına emanet ederdi. Alevi olan Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, hava kuvvetleri ve istihbarat birimlerinin üst makamlarını sadık yakınlarına ayırırken yeni Sünni tüccar ailelerin neo-liberal ekonomik açılımlardan faydalanmasına izin veriyor. Devrik Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek ise Sünniler adına konuştuğu fikrindeydi ama aslında tek derdi diğer Arap devlet başkanları ve kralların izinden giderek küçük ailesini Mübarek tipi bir aşirete dönüştürmekti.
AL-MONITOR All-Access gives you unlimited access to all our journalism, the full Daily Briefing, exclusive interviews, premium newsletters, and live events — for less than $2/week.