Türkiye 12 Ekim günü tartışmalı bir HSYK seçimi yaşadı. Seçimin hem öncesinde hem de sonrasında yapılan en temel tartışma ise, kaç tane "cemaat adayı"nın HSYK'ya üye olarak seçileceği idi. Gazeteler, seçim öncesinde, 15 bin kişilik hâkim ve savcı kitlesi içinde "üç ila beş bin cemaatçi" olduğunu yazdılar. Seçim sonrasında ise "sadece iki cemaat adayının HSYK'ya girdiğini" öğrendik. "Cemaat kaybetti" şeklinde manşetler okuduk.
HSYK seçimlerindeki bu "yenilgi", Fethullah Gülen cemaatine mensup olan ya da sempati besleyen kimseleri üzmüş olabilir. Oysa, eğer meseleye farklı bir açıdan bakmayı başarabilirlerse, bu "şer"rin içinde aslında büyük bir "hayır" da görebilirler. Çünkü, Türk yargısındaki olağandışı bir ağırlığın sahibi gibi görülmesi, ne söz konusu cemaat için iyidir, ne de Türkiye demokrasisi için.
Önce buraya nasıl geldiğimizi bir hatırlayalım. Gülen cemaatinin kökleri 70'li yıllara kadar uzansa da, Türk kamuoyunda yaygın şekilde tanınması 90'lı yıllarda oldu. Cemaat, bir taraftan hem Türkiye'de hem de dünyada başarılı "Türk okulları" açan, hem de hoşgörü, diyalog, empati temalarına vurgu yapan bir sivil toplum hareketi olarak tanındı. Bu dönemde toplumda oluşan Cemaat algısı; öğretmen, hizmet gönüllüsü, diyalog faaliyetçisi şeklindeydi.
Ancak 2000'li yılların ortalarından itibaren yeni bir algı ortaya çıktı: "Cemaatçi savcılar ve polisler." "Ergenekon" ve "Balyoz" gibi askeri vesayeti hedef alan davalarda başı çekti bu kadro ve Cemaatin medyası tarafından da hararetle desteklendi. Bunu bir kahramanlık destanı gibi gördükleri açıktı. "Dokunulmazlara dokunmak" açısından da gerçekten kayda değer bir rol üstlendiler. Ancak bu davalarda giderek daha bariz biçimde ortaya çıkan aşırılıklar, hukuk ihlalleri, hatta bazı "sahte delil" iddiaları, hem davalara gölge düşürdü hem de Cemaat'in imajına.
AL-MONITOR All-Access gives you unlimited access to all our journalism, the full Daily Briefing, exclusive interviews, premium newsletters, and live events — for less than $2/week.