Daha önce defalarca olduğu gibi, Türkiye’nin en güneydoğu ucuna doğru seyahat ederken, sanki sadece ülkeyi terketmekle kalmıyor, başka bir gezegende ilerliyormuşum gibi bir duyguya kapıldım. Son 20 yılın en yoğun karı, koca bir bölgeyi bembeyaz bir örtü altında bırakmış, inanılmaz etkileyici, güzel ve mistik bir duygu veriyor insana.
Hakkari’ye her gidişte böyle olur. Hakkari, Türkiye’nin hem İran ve hem de Irak ile ortak sınırı olan tek vilayeti. Vilayete, “Hotbed of Kurdish insurgency” demek yanlış olmaz. PKK’nın 1984’te başlayan silahlı mücadelesinin ilk kurşunu, Hakkari ilinin İran ve Irak ile bitişik ilçesi Şemdinli’de atılmıştı. Vilayet, şu dönemde de, Türkiye’nin en sıkıntılı köşesi.
Hakkari’yi özel kılan, “jeopolitiği” ve “tarihsel geçmişi” olduğu kadar ve belki onlardan da önde gelen topoğrafyası. Topraklarının yüzde 88’i dağlık. Ova, sadece yüzde 2. Geri kalan plato ya da yüksek yaylaları yüzde 10. Dağler dendiğinde de, çoğu 3000 metrenin üzerinde, bazıları 4000 metreyi de aşan dağlar.
Hakkari’ye en yakın havaalanı 200 kilometre uzaklıktaki Van’da. Van’dan sonra yaklaşık dört saat sürebilen bir kara yolculuğuna çıkmak zorundasınız. Van ve çevresinin topoğrafyası da Hakkari’yi andırır. Ama, bambaşka bir ülkeye geçiş yaptığınız, hatta başka bir gezegene ulaştığınız duygusunu, Van’dan ayrıldıktan yaklaşık bir buçuk saat sonra edinirsiniz. 2740 metre yükseklikteki Güzeldere Geçidi’ni aştıktan sonra.
Geçen gün “Beautiful Creek” anlamındaki Güzeldere’den geçerken, ortada bir dere görünmediğini ve ismin son derece sıradan ve Türkçeleştirilmiş Kürtçe isimlerin çok kez başına geldiği gibi yaratıcılıktan hiç nasibini almadığını birden düşündüm. Ve, yanımdaki Hakkarili Kürt dostlarıma “Güzeldere Geçidi”nin bir Kürtçe adı olması gerektiğini söyledim. Varmış “Gedika Çux” deniyormuş. Çux, geçidin bir altındaki köyün adıymış. Bölgeden olan hiç kimse Güzeldere Geçidi demezmiş.
Tıpkı Hakkari merkeze, orada yaşayan herkesin, kendi aralarında konuştukları vakit, Colemerg, vilayetin en kalabalık ve belki de Türkiye’de Kürt militanlığının en yüksek noktası sayılan Yüksekova’ya Gever, Irak sınırının üzerinde PKK’nın sınır karakollarına yaptıkları baskınlarla bilinen Çukurca’ya Cele ve Şemdinli’ye Şemdinan demeleri gibi.
Geçit aşıldığında göz ufkunun karşısında duvar gibi dağlar dikiliyor. Dağların ardı İran. İran sınırını sola alıp, Hakkari merkeze yol aldığınızda, dünyanın en göz kamaştırıcı coğrafyalarından birindesiniz artık. Çukurca üzerinden Irak’a girip, ta Musul yakınlarında Dicle’ye karışan Zap nehri kavisler çizerek ve vadilerin yardığı kanyonların arasından, adeta bir muhteşem dağlar ormanı içinden akıp gider.
Bölgenin Türkiye’nin diğer yörelerinden ayrılan özgün etnik ve coğrafi kimliği, aynen doğusunda İran’da ve güneyinde Irak’ta devam eder. Kürdistan denilen alanın jeopolitik terimle heartland’i orasıdır zaten. Hakkari topoğrafyası, sınırın İran tarafında da, Irak tarafında da aynıdır. Tümünün ortak özelliği Kürdistan toprağı olmasıdır. O toprakların üzerinde aşiret bağları ve dolaysız akrabalıklara sahip Kürtler yaşar.
Bölgenin insanları, kendilerine empoze edilen sınırları hiçbir vakit kabullenmemişlerdir. Öylesine yüksek dağların üzerinde doğal sınırlar zaten yoktur. Etnik sınırlarda olmadığı için, sınırlar üç yönden geçişkendir. Pasaport kullanmayan Kürtler tarafından sürekli aşılmışlardır. Her üç ülkedeki Kürt silahlı hareketleri de, harekat alanlarının hinterlandı olarak, Kürdistan’ın bir diğer parçasını kullanmışlardır.
Bu bölgenin Türkiye sınırları içinde yaşayan insanlar, komşu ülkeden resmi ülke adı kullanmadan söz etmeye alışkındırlar. İran’dan tek kelime ile Rojhilat, Irak’tan Başur diye söz ederler. Yani, Kürtçe Doğu ve Güney. Bugünlerde Suriye’nin Türkiye sınırına bitişik kuzeyindeki Kürt bölgelerinden Rojava yani Batı olarak söz ediyor olmaları gibi. Bu yön ifade eden sıfatlar, Kürdistan algısıyla ilgilidir. Kürdistan’da yaşıyor oldukları duygusuyla, aynı coğrafya ve etnik topluluğun kağıt üzerindeki sınırlara göre İran’da kalanına Doğu, Irak’ta kalanına Güney, Suriye’de kalanına Batı diyorlar. Doğu Kürdistan, Güney Kürdistan vs. Tıpkı Bakur yani Kuzey diye kendi bölgelerini ifade ettikleri vakit, Kuzey Kürdistan demektedirler.
Hakkari merkeze yani Colemerg’e, bana refakat eden Hakkari Üniversitesi’ne mensup Kürt akademisyenlerle bütün bunları konuşarak vardık. Ve, bir sürpriz, bir Hakkari akşamında al-Monitor’un Turkey Pulse’nda Mustafa Akyol’un “Is There a Turkish Kurdistan?” başlıklı yazısıyla karşılaştım.
Yazının şu giriş paragrafı pek çarpıcıydı: “If you follow the Turkish media, and especially focus on news related to Turkey’s southeastern neighbors, you will notice an interesting nuance: The autonomous Kurdistan Regional Government (KRG) of is almost never referred to with its official name. Most Turks rather simply call it ‘Northern Iraq’ with clear intention to avoid the K word. Others who try to be more realistic speak of ‘the Kurdish Regional Government.’ They, in other words, prefer the word ‘Kurdish’ to ‘Kurdistan,’ because the latter is quite toxic for most Turkish ears.”
Türklerin “Kürdistan” sözcüğüne ilişkin alerjileri gerçekten dehşet verici, kimi zaman ise “amusing” boyutlardadır. Söz konusu satırları okuduğumda aklımdan birkaç yıl önce Irak yani Kürdistan sınırından Türkiye’ye giriş yapan Irak vatandaşı bir genç kızla ilgili yaşanmış bir olay geçti. 1991’de Saddam Hüseyin’in 36. Paralel üzerinde otoritesi kırıldıktan ve Kürdistan bölgesi fiilen ortaya çıktığı dönemde doğan bir çok çocuğa Kürdistan adı verilmiş ve nüfus kayıtlarına öyle geçmişlerdi. 2003’teki Amerikan işgalinden sonra artık genç kızlık çağına giren söz konusu bu “Kürdistan’lar”dan biri, bir genç kız, Türkiye’nin güneydoğusundaki Habur sınır kapısından Türkiye’ye giriş yapar. Pasaportunu Türk görevliye uzattığında, görevli genç kızı uzun uzun sürer ve “Adın ne senin?” diye sorar; genç kız, kısa bir tereddüt geçirdikten sonra, “Kuzey Irak” diye cevap verir!
Mustafa Akyol’un tespitleri çok yerindeydi. Ancak, yazısının şu bölümünü tersten okumak kaydıyla: “The reason for this widespread Turkish sensitivity is not hard to see: The geographic area that historically has been called ‘Kurdistan’ is divided since World War I between four countries: Iran, Iraq, Syria and Turkey, the last of them having the largest share. Moreover, groups among Turkey’s Kurds have launched almost two dozen rebellions against Ankara in the past 90 years. This had led successive Turkish governments –and especially the bureaucratic establishment, which was politely called ‘the regime’ – to try to ‘Turkify’ the region.”
Benim “tersten okumak kaydıyla” dediğim şu: “Because Turkish successive governments –and especially the bureaucratic establishment, which was politely called ‘the regime’ tried to ‘Turkify’ the region, that led groups among Turkey’s Kurds to launch almost two dozen rebellions against Ankara in the past 90 years.”
And I can add the following “As long as the identity of Turkey’s Kurds are denied including the avoidance of the K word, Kurds will never feel reconciled.” Çünkü, Kürdistan sözcüğüne dair “Türk alerjisi”, Türkler nezdinde “bölünme korkusu”nu beraberinde getiriyor ama Kürtler nezdinde “eşitlik” arayışları ve taleplerinin reddi anlamını taşıyor.
“Kürdistan kelimesi meselesi”, sınırlarının tam olarak belli olmamasıyla, dolayısıyla Türkiye’nin idari yapısında bazı sıkıntılara yol açacak olduğu iddiasından yola çıkarak aşılabilecek bir konu değil. Irak’ta bir Kürdistan var iken, İran’da bu ismi taşıyan bir vilayetin ismi ne monarşi ve ne de İslam Cumhuriyeti tarafından değiştirilmemişken, Suriye’de de ortaya çıkması muhtemel gözükürken, Türkiye’de Kürdistan diye bir yer asla olmadığı ve olamayacağını düşünmek, Birinci Dünya Savaşı sonrasında çizilmiş ve Türkiye’nin de güney sınırlarını belirlemiş olan yapay, mantıksız ve anormal sınırlara kutsallık (sacrosanctity) izafe etmektir.
This can no more be possible within the second decade of the 21. Century.
Mustafa Akyol’un “If there is a ‘Kurdistan’ in Turkey, it is the whole country, and its capital is Istanbul” tanımlaması kulağa hoş geliyor ve bu tanımlamanın ardındaki niyet de çok hoş ama tarihi ve fiziki gerçekler ve günümüzün gelişmelerinin gösterdiği istikametle ile tam uyum halinde değil. Akyol, “Kurds should be made more at home in every inch of Turkey” diyor ki, yerden göğe kadar haklı.
Ne var ki, “this will be impossible, if the name of their homeland is denied or considered as dangerous for the unity of the people and country or as ‘sinful’.”
“Is There a Turkish Kurdistan?” sorusunun doğru ve “ilgili tarafları” tatmin edebilecek cevabı şöyle olabilir: “Part of Turkey’s territory is Kurdistan”…