Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 2 Mart’ta yerel seçim kampanyası için gittiği Trabzon’un ana meydanında konuşurken, “iç politikayla dış politikayı birbirinden ayrı görmenin mümkün olmadığını, dünyanın her yerinde iç politikanın dış politikayı belirlediğini” vurguladıktan sonra şunları söylemişti: “Ülkemiz son 17 yılda içeride güçlendikçe dışarıda da güçlenmiş, itibar kazanmıştır. Türk ekonomisi büyüdükçe Türk diplomatlarının etkisi büyümüştür. Türk demokrasisi ilerledikçe dış siyasette Türkiye'nin sözünün ağırlığı da artmıştır.”
Esasa gelmeden önce, Erdoğan’ın bu konuşmasında “ülkemiz” ve “Türk demokrasisi” derken kendi iktidarını kastettiğini, sözlerini yorumlama özgürlüğümüz kapsamında belirtelim.
Erdoğan’ın 31 Mart Yerel Seçimleri’nde, Türkiye’nin en önemli kenti İstanbul, başkenti Ankara ve Bursa hariç tüm metropollerinde kaybetmesinin esasa dair anlamını ise konuşmasındaki şu devam cümlesi içeriyordu: “İç siyasetteki her hamlemizin, her başarımızın, altını çizerek söylüyorum, her seçim zaferimizin dışarıda da çok müspet yansımaları olmuştur.”
Bu cümle bir gerçekliği işaret ediyor: Erdoğan ve eski Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ikilisinin, 2009’dan itibaren Türk dış politikasını kurumsal çizgisinden uzaklaştırıp giderek artan dozda İslamcı ve Batı karşıtı bir hatta oturtmalarına, sandık zaferlerinden aldıkları güç çok yardımcı olmuştur. Özellikle de 12 Eylül 2010’da yüzde 58’le kazandıkları Anayasa Referandumu’nu ve müteakip yılda AKP’nin yüzde 50 gibi rekor oy yüzdesiyle aldığı 12 Haziran Genel Seçimleri’ni bu bağlamda zikretmek gerekir.
AL-MONITOR All-Access gives you unlimited access to all our journalism, the full Daily Briefing, exclusive interviews, premium newsletters, and live events — for less than $2/week.