Suriye’de bizim eski bir deyimimiz vardır: “Hapishane gerçek adamlar içindir.” Küçük köhne hücremde endişe içinde bir ileri bir geri volta atarken bu deyimi adeta hipnoz halindeymişim gibi tekrar edip durdum. Zindanda zaman sanki eriyip küf bağlıyordu. Zaman, yalnızca günlük hayatına devam eden ölümlülerin dünyasına özgü soyut bir olgu gibiydi. Bizim gibi mahkûm ve melunlar için bir anlamı yoktu. Zamana dair elimizdeki tek ölçü sorgu odasına ve tuvalete gidip gelme aralıklarıydı. Geri kalan her şey, bir hücrenin içinde ve bazen de dışında olmanın bulanık bir hayali. O dört duvar arasında zaman hem kımıldamadan durur, hem de sessizce eksilir. Evet, bu, deliliğin kıyısıydı, uçurumun kenarıydı ve ben tam da oradaydım.
Her şey düzelecek diye düşünüyordum. Bu, bir kişilik inşası tecrübesiydi. Buradan çıktığımda daha bilge bir adam olacaktım. Ancak bazen korkunç bir fikir aklıma girer ve içsel meditasyonumu bölerdi: “Tamam, ama bu hapishane adamlar için değildir. Bu hapishane hayvanlar içindir ve hayvanlar tarafından yönetilir.”
O andaki soru hayatta kalıp kalamayacağın değil, sadece hayatta ne kadar kalabileceğindir. Suriye zindanlarına dair yıllar boyunca duyduğum ve mahpuslardan dinlediğim yüzlerce dehşet hikâyesi, saniyede bir milyon kilometre hızla kafamdan geçerdi. Bu hikâye sahiplerinin çoğu hapishaneden çıkmış, ama o saate kadar başka insanlara dönüşmüş ve belki de akıllarını yitirmişlerdi. Benliklerinden ve ruhlarından büyük parçalar kopmuştu ve bir daha asla aynı insanlar olmaları mümkün değildi.
Gözaltında kaldığım süre boyunca yaşadıklarım, dehşet ve korku açısından olağanüstü nitelikte değildi. Aslında bakarsanız, sağ çıkamayan veya sağ çıktığı halde yaşadıkları nedeniyle harap olmuş birçok insana kıyasla çok daha şanslıydım.
AL-MONITOR All-Access gives you unlimited access to all our journalism, the full Daily Briefing, exclusive interviews, premium newsletters, and live events — for less than $2/week.