Suriye görüşmeleri için kara listeyi yapma görevi Ürdün’e verildi

By
p
Article Summary
İslam Devleti’nin Fransa ve Lübnan’da düzenlediği terör saldırıları Suriye için yeni bir barış planının oluşturulmasında etkili oldu. Hamas ve İslami Cihat Filistinlilerin son ayaklanmasından yarar sağlamaya çalışıyor. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.

Suriye müzakerelerinde Ahrar El Şam’a yer yok

Paris’te 132 kişinin ölümüne yol açan terör saldırılarının ardından 14 Kasım’da toplanan Uluslararası Suriye Destek Grubu, Suriye savaşının “acilen” sonlandırılması gerektiği konusunda görüş birliği içinde olduğunu açıkladı. Saldırıların bir “savaş eylemi” olduğunu söyleyen Fransa Cumhurbaşkanı Francois Hollande ise saldırıları üstlenen İslam Devleti’ne (İD) “amansız” bir şekilde mukabele edileceğini belirtti.

Paris’teki saldırılardan bir gün önce de Beyrut’un Şii yoğunluklu Burç El Baracne semtinde iki patlama meydana geldi ve Ali Hashem’in bildirdiği gibi en az 43 kişi hayatını kaybetti. Her iki terör eylemini İD üstlendi.

Paris’teki katliam Suriye konulu uluslararası görüşmelere yeni bir ivme kazandırdı. Viyana’da ikinci defa bir araya gelen ve Uluslararası Suriye Destek Grubu adını alan 19 katılımcı taraf, Suriye hükümeti ile muhalefet arasında siyasi geçiş müzakerelerinin başlaması için 1 Ocak’ı hedef tarih olarak belirledi. Bu kapsamda 18 ay içinde seçimlerin ve yeni bir anayasanın yapılması da hedeflenecek. BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi teröristlerin denetiminde olmayan bölgelerde ateşkesi destekleme konusunda mutabık kaldı.

Viyana Bildirisi’nin 6. Maddesi gereğince İD ve Nusra Cephesi dışında hangi grupların terörist sayılacağının belirlenmesinde öncü görev her nedense Ürdün’e verildi. Söz konusu madde şöyle diyor: “BM Güvenlik Konseyi’nin belirlediği ve katılımcıların mutabık kaldığı şekliyle Daeş ve diğer terörist gruplar bertaraf edilmelidir.”

Bu bağlamda Washington Post yazarı David Ignatius bu haftaki yazısında şöyle diyor: “Suudiler ve Katar tarafından desteklenen ama bazen radikallerle birlikte savaşan Ahrar El Şam ismindeki militan İslamcı grubun kara listede yer alıp almayacağı işin ince noktasını oluşturuyor. Ahrar El Şam daha sorumlu hareket edecek olursa ABD ve İngiltere bu gruba sorunun değil, çözümün parçası olarak muamele etme eğiliminde görünüyor.”

ABD Ahrar El Şam’ın Suriye müzakerelerine katılımını gerçekten savunuyorsa burada durup stratejik bir değerlendirme yapmak gerekir. Suudi Arabistan ve Katar’la anlaşmak için böyle bir taviz verilecekse bu, anlaşmayı sağlamaz. Suriyeli Kürtlerin Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) lideri Salih Müslim, Al-Monitor yazarı Amberin Zaman’a geçen ay verdiği mülakatta Ahrar El Şam’ın İD’den herhangi bir farkı olmadığını söylemişti. Ahrar El Şam ve Fetih Ordusu’nun kimlerden oluştuğu oldukça muğlak ve bu kişilerin arasında İD ve Nusra Cephesi ile en azından yoldaş olanlar var. Birleşmiş Milletler ve başka bağımsız kuruluşlar, ABD ve müttefiklerince desteklenen silahlı grupların Suriye hükümetine karşı Nusra Cephesi ile artan ölçüde iş birliği yaptığını belgelemiş durumda.

Halep’ten Edward Dark mahlasıyla yazan muhabirimizin aktardıkları da aynı yönde. Dark, El Hader kasabasıyla Kuveyris hava üssünü geri alan Suriye ordusunun son dönemdeki kazanımlarına karşı İD ile Nusra Cephesi’nin eş güdüm hâlinde hareket ettiğini yazıyor: “Batı Halep’i Suriye’nin hükümet kontrolündeki diğer bölgelerine bağlayan tek güzergâh dar ve kıvrımlı bir yol olan Hanaser Yolu’dur. Rus askeri müdahalesinin nelere yol açabileceğinin kaygı verici bir alameti olarak eskiden yeminli düşman olan cihatçı gruplar bu yolu kesmek için iş birliği yaptı. Araçlarla intihar saldırıları düzenleyen İslam Devleti (İD), Asria kasabası yakınlarında “yumuşak hedef” hâlinde olan yolun büyük kısmını ele geçirdi. Nusra Cephesi ve diğer bazı İslamcı gruplar ise Halep şehrinin Ramuse’deki girişinde saldırıya geçti. Rus uçaklarının her gün düzenlediği yoğun hava saldırılarından destek alan Suriye ordusu ve onunla birlikte hareket eden paramiliter güçler vilayetin güneyinde bir süredir taarruzdaydı ve hem İD’e hem isyancılara karşı önemli ilerleme sağlamıştı. İşte bu varoluşsal tehdit nedeniyle cihatçı gruplar anlaşmazlıklarını şimdilik bir kenara bıraktı. Bu yeni ve kaygı verici bir sürecin işareti olabilir.”

Bu sütunda yaklaşık iki yıldır Suriye’deki cihatçı grupları normalleştirme ve çözümün tarafı hâline getirme yönündeki kaygı verici çabalara karşı uyarılar yapılıyor. Görünen o ki Paris saldırılarına dair öğrendiklerimiz de radikal cihatçıları değerlendirirken oynak bir terazi kullanmanın ne gibi zorluk ve tehlikelere yol açtığına dair yeni dersler veriyor. Örneğin zanlılardan biri olan İsmail Ömer Mustafai’nin Fransız makamlarının izleme listesinde olduğu, sekiz defa tutuklandıktan sonra 2013’te cihat için Suriye’ye gittiği ve izini kaybettirdiği ortaya çıktı. Belçika dâhil Avrupa çapında süren insan avı, saldırılarda yer alanların en azından bir kısmının zaten şüpheli konumda olduğu veya radikal gruplarla irtibatlı olduğunu gösteriyor. Ocakta Charlie Hebdo dergisinin merkezinde 12 kişiyi katleden saldırganların da iyi belgelenmiş suç sabıkaları ve radikal çevrelerle bağlantıları vardı.

Suriye’deki silahlı grupların muğlak yapısı ve Fransa gibi dünyanın en iyi polis ve güvenlik teşkilatlarından birine sahip bir ülkenin kendi topraklarında dahi teröristleri tespit edip engellemekte zorlandığı düşünülürse Ürdün veya bir başkası Suriye’de kimin terörist olup olmadığını nasıl belirleyebilir? Ürdün’le yakın olan Suudi Arabistan ve Katar’ın niyeti, Ahrar El Şam ve Fetih Ordusu’nu sadece terörist yaftasından kurtarmak değil, Suriye’nin geleceğine ilişkin siyasi müzakerelerde masaya oturtmak olabilir. Uluslararası Suriye Destek Grubu bu konuda geri adım atmamalı. Bu örgütlere terör listesinden kurtulma ve masaya oturma olanağı verilirse bu, ancak belli bir sınavdan geçenlerin öbür tarafa ulaşabildiği arafa giriş iznine benzemez. Bugüne kadar yaşanan tecrübe, bilhassa da Paris’te olanlar bunun böyle olmadığını gösteriyor. Suriye’de karşımızda soğukkanlı ve acımasız bir düşman var. Bu düşmanın şer ideolojisini oynak bir tartıyla ölçecek kadar saf olma lüksümüz yok.

El Halil ve Kudüs: İntifadanın iki sıcak noktası

İsrail-Filistin ihtilafındaki son çalkantılara değinen Adnan Abu Amer bu hafta şunları aktarıyor: “Mevcut intifadanın başlangıcından bu yana El Halil kökenli Filistinliler bıçaklı ve araçlı 23 saldırı gerçekleştirdi. İsrail askerlerinin işgal altındaki bölgelerde vurduğu 70 Filistinlinin 25’i de El Halilli idi. El Halil’de ve kent sınırlarındaki 19 çatışma hattında İsrail askerleriyle yaşanan çatışmalarda 1100’den fazla kişi yaralandı.”

Daoud Kuttab Filistin ayaklanmasında öne çıkan El Halil ve Kudüs arasındaki bağlantıyı şöyle açıklıyor: “Kudüs’le El Halil arasındaki bağlar iki kentin her sokağında hissediliyor. El Halil halkı Kudüs’ün ayrılmaz bir parçasıdır ve Kudüs’te olan her şey kan bağları ve başka ilişkiler yoluyla El Halil’e yansıyor. İsrail, Batı Şeria’nın pek çok kentinde yaşayanların Kudüs’e girişini engelleyerek Kudüs’ü kısmen tecrit etmeyi başarmış olabilir. Ancak söz konusu El Halilliler olunca durum farklı. Zira onların birçoğu aynı zamanda Kudüs sakini. Dolayısıyla İsrail onların hareketini engelleyemiyor ve böylece iki kent arasında sarsılmaz bağlar oluşuyor. Şimdi kanla da pekişmiş olan bu bağlar, duvar dikilse de hareket serbestisi kısıtlansa da sağlam kalacak. El Halil-Kudüs bağı işgalin başladığı günlerden bu yana hiç olmadığı kadar güçlenmiştir.”

Abu Amer, El Halil’in bir Hamas kalesi olarak görüldüğüne dikkat çekiyor ve şunları aktarıyor: “Hamas’ın haziran 2014’te üç yerleşimciyi kaçırıp öldürmesinin ardından Hamas’ın kentteki yükselişini engellemek, buradaki Hamas yapılanmasının yenilenmesini önlemek isteyen Filistin Yönetimi ve İsrail El Halil’de daha katı güvenlik önlemlerini uygulamaya koydu. (…) El Halil bir başka sebepten dolayı da bu intifadada manşetlere çıkıyor. O da ayaklanmaya eklemlenen ve ona hız kazandıran aşiret boyutu. Bunun en açık göstergesi, kentteki aşiretlerin İsrail ordusunca tutuklanan Filistinlilerin naaşlarının verilmesi için 31 Ekim’de düzenlediği gösteri oldu. Hamas Sözcüsü Hüsam Badran bu konunda Al-Monitor’a şöyle konuştu: ‘Halkın El Halil şehitlerinin cenazesine yoğun katılımı direniş iradesini somut şekilde gösteriyor ve İsrail’e direnişin kitlesel ve ulusal merkezi olan El Halil’in baskıcı uygulamalardan, toplu cezalandırmalardan yılmayacağı yönünde güçlü bir mesaj veriyor.’”

4 Kasım’da içinde Al-Monitor’un da bulunduğu küçük bir gazeteci grubuna konuşan Hamas lideri Halid Meşal, Hamas’ın birleşik bir Filistin komutasından yana olduğunu söyledi ve intifadanın El Fetih-Hamas uzlaşısını kolaylaştıracağı umudunu dile getirdi. Meşal şöyle konuştu: “Hamas, direnişin tüm seçeneklerine inanıyor ve intifadanın güçlenmesi için bu çabaları birleşik bir komuta altında koordine etmenin önemli olduğunu düşünüyor.”

Gazze Şeridi’nden bildiren Asmaa al-Ghoul ise İslami Cihat’ın Gazze’deki intifadada lider rolünü üstlenmeye çalıştığını yazıyor. Ghoul’un aktardığına göre İslami Cihat, alışageldik uygulamanın aksine Hamas ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi ile iş birliği yapmadan dokuz bağımsız miting düzenledi. Ghoul’un anlatımıyla “Bu gösteriler intifadaya uzaktan destek ve güç verme bakımından İsrail güçlerinin belirlediği tüm sınırları aşıyor. Örneğin gösterilerden birine El Halil Şehitleri Cuması adı verildi ki bu da örgütün her cuma düzenlediği gösterilere farklı bir isim verme uygulamasını yansıtıyordu.”

İslami Cihat Sözcüsü Davud Şihap da Al-Monitor’a şöyle konuştu: “Şu an Gazze Şeridi’nden roket atılmasını konuşmak doğru değil. Bırakalım intifada halk ayaklanması çerçevesinde kendi mecrasında ilerlesin. (…) Ancak bir direniş eyleminin içinde olduğumuz için silah kullanmayı ilkesel olarak dışlamış değiliz. Zamanı gelince silah da kullanılır.”

Ramallah’tan bildiren Ahmad Melhem ise halkın Filistin Kurtuluş Örgütü’ne güvenini yitirdiğini aktarıyor: “Arap Araştırma ve Kalkınma Dünyası’nın 6 Kasım’da gerçekleştirdiği ankete göre katılımcıların yüzde 64’ü Oslo Anlaşması’nın iptalinden yana. Buna karşın üçte ikilik bir çoğunluk Filistin Yönetimi’nin anlaşmaya bağlılığını bozmayacağına, özellikle de güvenlik ve ekonomi alanındaki koordinasyonun süreceğine, Filistin Yönetimi’nin kendini lağvetmeyeceğine inanıyor. Yani FKÖ durmadan bu yönde tehditlerde bulunsa da Filistinliler, zayıflayan ve Filistin Yönetimi’nde etkinliği azalan FKÖ’nün İsrail’le ilişkilerde, bilhassa güvenlik ve ekonomi alanında koordinasyonu sona erdirme ve Oslo Anlaşması’nı iptal etme konusunda önemli kararlar verme gücünden şüphe duyuyor.”

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun

  • Güncellenmiş ve ödüllü Lobicilik Yazı Dizisi
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Özel etkinlikler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Haftalık lobicilik bülteni
Bu bölümlerde bulundu: terrorist attacks, paris attack, jabhat al-nusra, islamic jihad, intifada, is, hamas, ahrar al-sham
x

The website uses cookies and similar technologies to track browsing behavior for adapting the website to the user, for delivering our services, for market research, and for advertising. Detailed information, including the right to withdraw consent, can be found in our Privacy Policy. To view our Privacy Policy in full, click here. By using our site, you agree to these terms.

Accept