Hanefi Avcı ile ne konuştum?

Emekli polis müdürü Hanefi Avcı, “paralel devlet”i Türkiye’ye ilk ifşa eden kişilerden ve dahası onun mağdurlarından biri. Ama şu anki görüşleri, bilhassa iktidar çevresindeki bazı propagandistlere kıyasla, adil, insaflı ve gerçekçi.

al-monitor .
Mustafa Akyol

Mustafa Akyol

@AkyolinEnglish

İşlenmiş konular

turkish politics, turkey, gulen movement, fethullah gulen, akp

Kas 25, 2014

Türkiye Hanefi Avcı’yı ilk kez 28 Şubat sürecince tanıdı. O günün laik darbecilerine karşı dik durmuş, televizyonlara çıkıp hukuksuzluklarını ifşa etmiş cesur bir polis müdürüydü o. Sonra yıllar geçti, başka bir duruşla gündeme geldi Hanefi Avcı. 2010 yılında yayınlanan “Haliç’te Yaşayan Simonlar: Dün Devlet Bugün Cemaat” adlı kitabında, eskiden laik generallerin hâkim olduğu ceberut devlet aygıtının bu kez Fethullah Gülen cemaati tarafından suiistimal edildiğini savundu. Anlattığına göre Cemaat mensubu polisler emniyet istihbaratına hâkim olmuş, bunu yaparken meslek içi rakiplerini haksız yollarla tasfiye etmiş, elde ettikleri gücü de siyasi rakiplerine tuzaklar kurmak için kullanır hale gelmişlerdi.

Ben yayınladıktan hemen sonra bu kitabı dikkatle okudum. Avcı’nın, Gülen Cemaati’ne dini değerleri nedeniyle düşman olan katı laiklerden biri olmadığını açıkça gördüm. Dahası anlattığı somut olayları ve “kapalı ideolojik topluluklar” hakkındaki sosyolojik analizlerini ikna olarak okudum. Avcı’nın bu kitabı yazdıktan kısa bir süre sonra tam da itham ettiği polisler ve savcılar tarafından tutuklanması ise beni onun haklılığına daha fazla ikna etti. Ona yapılan “komünist Devrimci Karargâh örgütüne üyelik” ithamı, hiç inandırıcı olmadığı gibi, onun dile getirdiği “Cemaatçi polisler hayali örgütler icat edip siyasi tutuklamalar yapıyor” suçlamasını doğruluyordu sadece.

Bu nedenle tutuklanmasından itibaren Hanefi Avcı’yı savunan çok sayıda yazı yazdım. Hatta bu yüzden, o sıralarda “darbecilerin” üzerine hışımla gidilmesini savunan dostlarımın “Ne yapıyorsun Mustafa” başlıklı açık eleştirilerine maruz kaldım. Sonra bir kaç yıl geçti, ülkede ortam değişti. Gülen Cemaati ile AK Parti iktidarının arasının açılması üzerine Hanefi Avcı’nın savunduğu görüşler bu kez iktidar medyasının ana gündemi haline geldi. Bu yeni siyasi iklimde Hanefi Avcı da Anayasa Mahkemesi’nin aldığı yerinde bir kararla geçen Haziran ayında tahliye oldu.

Avcı’yla geçen hafta, İstanbul’daki bir kafede bir araya geldim. Ve gördüm ki, kendisini mağdur etmiş olan “paralel yapı”ya, iktidar çevresindeki bazı intikamcı kalemlere göre çok daha adil, insaflı ve gerçekçi bakıyor.

Kapalı zihniyet

Önce nasıl hapse atıldığını sordum Avcı’ya. Gerçekten “Devrimci Karargâh” diye illegal bir komünist örgüt vardı, ama kendisi buna son derece zorlama bir bağlantıyla dâhil edilmişti. Bu da zaten “paralel yapı”nın temel yöntemiydi: Hedefe konan insanları, var olan bazı gerçek suç şebekeleriyle zorla ilişkilendirmek, gerekirse bunun için sahte delil üretmek.

“Peki, ama hangi mantıkla yapıyorlar sizce bunları” diye sordum. Şöyle söyledi:

“Burada birilerinin ilk baştan suçlu olarak tayin edilmesi, sonra arkasından buna uygun kanıt üretilmesi gibi bir mantık işliyor. En tepeden gelen bir ‘suçlayın, tutuklayın’ talimatı, daha aşağıdaki kademeler tarafından sorgusuz-sualsiz hayata geçiriliyor.”

Bunun İslam’la ne alakası olduğunu sorduğumda ise Avcı şöyle dedi:

“Aslında bu zihniyetin doğrudan dinle bir alakası yok. İllegal ideolojik örgütlerin hemen hepsinde böyle bir mantık görüyoruz. Dünya, o grubun görüşüne göre siyah-beyaz şeklinde bölünüyor, büyük bir ideal uğruna yanlış şeyler yapmak da giderek meşrulaşıyor.”

Dış güçler?

Peki, ama “paralel yapı”nın tüm bu yaptıkları, (benim tabirimle) “fanatizme dönüşen kapalı grup idealizmi”nden değil de, bir “dış güce” hizmet etmekten kaynaklanıyorsa? Arkasında ABD, İsrail gibi mihraklar varsa? Hanefi Avcı’nın iktidar medyasında hemen her gün savunulan bu komplo teorisine mesafeli durduğunu biliyordum. Çünkü Twitter’a şöyle yazmıştı bir süre önce:

“Paralel yapının işlediği suçlar bellidir: Sahte belge hazırlamak, kişilere ve kurumlara kumpas kurmak… Bunu aşan yorumlar niyet okumadır.”

Avcı, bu “niyet okuma”ya karşı mesafesini korudu. Son dönemde iktidarın gündemde tuttuğu “dış güçler adına casusluk” suçlamasının herhangi bir delili olmadığını söyledi. Dahası şunu da söyledi:

“Fethullah Gülen, ABD’de olduğu, oraya muhtaç olduğu için, Cemaat’in orada önemli faaliyetleri olduğu için, ABD’ye ve İsrail’e karşı onların hoşuna gidecek bir dil kullanmaları anlaşılır bir durumdur. Bu, Cemaat’in ABD’ye ve İsrail’e bilgi taşıdığı, oraya bağlı olduğu anlamına gelmez. Eldeki delilere göre konuşmak gerekirse bu konuda; Cemaat’in devletin gizli bilgilerini temin ettiği ve bunları kullandığı iddia edilebilir ki, bunlar çok ciddi suçlardır, ancak bu bilgileri başka bir ülkeye verdiğine dair elde delil yok. Casusluk için gizli bilgilerin başka bir yabancı ülkeye verilme amacıyla temin edilmesi gerekir. Aslında bence gerçekte Cemaat mensuplarının da bizim tipik Anadolu insanından çok farklı değildir bu yabancı güçlere ve dış dünyaya bakışı.”

Bunun ardından Avcı’ya 17 ve 25 Aralık soruşturmalarına dair kanaatini sordum. Verdiği cevap, bu soruşturmalarda ortaya konan yolsuzluk kanıtlarını göz ardı etmediğini gösteriyordu. Ama soruşturmaların siyasi bir niyetle yürütüldüğü, yani iktidarı köşeye sıkıştırmak ve hatta yıkmak için başlatıldığını vurguladı.

Dink cinayeti, misyoner katliamı

Hanefi Avcı’ya sormak istediğim kritik bir mesele de, iktidar destekçisi medyada, eskiden hem bu medyanın hem de Cemaat medyasının elbirliğiyle “derin devlet”e attığı suçların hemen hepsinin son dönemde, 180 derecelik bir dönüşle, “paralel devlet”e atılmasıydı. Şöyle sordum kendisine:

“Hrant Dink cinayeti, Malatya'daki misyoner katliamı, Şemdinli'deki kitapçı bombalaması gibi, eskiden ‘Ergenekon'a ve ‘derin devlet’e atfedilen suçların bu kez ‘paralel devlet’e atfedilmesine nasıl bakıyorsunuz?”

Hanefi Avcı önce eski durumu tarif ederek şunları söyledi:

“Cemaat geçmişte Türkiye’de olan her kötü olayı, delillere bakmadan, belli çevrelere yapılacak operasyonlara bahane olarak kullanmak istedi. Rahmetli Turgut Özal’ın ölümü, Muhsin Yazıcıoğlu’nun kazada ölümü, Hrant Dink cinayeti, Malatya’daki misyoner katliamı gibi… Cemaat bu olaylarda hedef seçtiği çevreleri suçlamak uğruna gerçeği tahrif etti, hatta olayların aydınlatılmasına mani oldu. Hâlbuki olaylara böyle ön yargılı ve komplocu yaklaşmasa veya bu olayları suiistimal ederek kullanmasaydı, bu olaylar aydınlatılır veya çözülürdü.”

Ancak Hanefi Avcı aynı komplocu zihniyetin ve peşinen suçlama yönteminin son dönemde Cemaat’a karşı kullanılmasına da karşıydı. Önce, “Cemaat propagandayı o kadar abarttı ki, bazı gazeteciler, Cemaat’in bu yaptıklarından mana çıkararak, bu olayları cemaat mensuplarının yaptığı veya yönlendirdiği kanaatine vardılar” şeklindeki gözlemini paylaştı. Sonra da şunları söyledi:

“Bence geçmişte Cemaat’in bu suçları hiçbir delil ve araştırma yapmadan belli adreslere bulaştırmak için yürüttüğü propagandalar ve Cemaat yanlısı polis ve savcıların yaptığı soruşturmalar ne kadar yanlış ise, şimdi de aynı şekilde olayları araştırmadan maddi deliller bulunmadan bu olayları Cemaat’in yaptığını söylemek yanlıştır. Kanımca bu olaylar ön yargısız biçimde araştırılır ise gerçekler ortaya çıkar. Bazılarının kaza olduğu (Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümü gibi), bazılarının tabii ölüm olduğu (Turgut Özal’ın ölümü gibi) de ortaya çıkar.”

Cadı avı değil, hukuk

Peki, ama ne yapması gerekiyordu devletin bu “paralel yapı” karşısında. Avcı’ya ortada bir “cadı avı” olduğunu, iktidarın Cemaat’e ait her türlü kurum ve kuruluşu baltalamak için uğraştığını hatırlattım. Okulların, dershanelerin, Bank Asya’nın, Kimse Yok Mu derneğinin hedef alınması doğru muydu? Avcı önce şunları söyledi:

“Cemaat siyasi faaliyet gösterdi, hükümete, AKP’ye karşı tavır aldı, ittifaklar yaptı, bir dini cemaatten çok siyasi bir örgüt gibi hareket etti. Bunu yapınca iktidar ve AKP de onu siyasi bir rakip olarak gördü ve ona siyasi bir dille eleştirdi. AKP veya hükümet, siyasi olarak kendine muhalefet eden her örgüte, cemaate karşı siyasi davranabilir, ama devlet hukuka uygun davranmak durumundadır.”

“Cemaat’in sivil kurumların suça karışmadıkça, suçlu yapılarla işbirliği yapmadığı, suça yardım etmediği ölçüde devletçe hedef alınması yanlıştır,” diye de soruma cevap verdi Avcı. “Devlet siyasi kavgaya girmemeli” idi.

Avcı’ya göre yapılması gereken tek bir şey vardı aslında: “Paralel yapı”nın hukuksuzluklarını hukuk yoluyla ortaya çıkarmak ve sorgulamak. Ergenekon ve Balyoz davalarındaki haksızlıkları, hukuka aykırı dinlemeleri, devletin gizli bilgilerini temin etmeyi, sahte delilleri, emniyet içinde yapılan haksız tasfiyeleri, bürokrasideki haksız kadrolaşmaları ifşa etmek ve yargılamak. “Bunların ortaya çıkması Cemaat içinde de bir sorgulamayı başlatacaktır diye tahmin ediyorum” diye de ekledi.

Aslında Cemaat’in bu noktalara gelmiş olması karşısında üzgündü Hanefi Avcı. “Keşke” dedi, “bu işlere hiç girmeselerdi, okullarıyla, hayır kurumlarıyla devam etselerdi; Türkiye’ye de, dünyaya da örnek olurlardı.” Kendini muhafazakâr olarak tanımlayan, Cemaat’le bazı ortak değerler paylaşan, hareketin eğitim kurumlarını takdir eden bir insandı çünkü.

Ben de benzer hislerle ayrıldım Hanefi Avcı’nın yanından. Keşke dedim, Cemaat bu bürokratik kadrolaşma hırslarına, bu güç mücadelelerine hiç girmesiydi. Keşke Moğolistan’dan Kenya’ya kadar dünyanın dört bir yanına okul açmak için giden fedakâr öğretmenleriyle, sevecen “diyalog” gönüllüleriyle, iman hizmetleriyle ve hayır kurumlarıyla tanısaydık sadece Cemaat’i. Güce bu kadar talip olmasa, gücün yozlaştırıcı etkisine bu kadar açık hale gelmeseydi.

Ama unutmamak gerekir ki, “güç yozlaştırır” ilkesi herkes için geçerlidir. Eskiden Cemaat’le ortak olup şimdi onun can düşmanı kesilen siyasi iktidar için de geçerlidir. İktidarın, artık iyice ayyuka çıkan yozlaşmasıyla yüzleşmesi gerektiği gibi, Cemaat karşısındaki tutumunu “siyasi intikam” ve “cadı avı” ilkelliğinden “adalet” seviyesine çıkarması da şarttır. Bunu yapmanın en emin yollarından biri de, meseleye ilk baştan beri adaletle bakan Hanefi Avcı’ya kulak vermek olsa gerek.

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Özel etkinlikler
  • Sadece davet brifingi

Recommended Articles

Türk kanalları nefes alamıyor
Fehim Taştekin | Basın özgürlüğü | Haz 12, 2020
Koronaya karşı “Ayasofya” kartı
Kadri Gürsel | Kültürel Miras | May 20, 2020
Türkiye’de darbe mi olacak gerçekten?
Kadri Gürsel | | May 13, 2020
Türkiye’de ‘iyilik’ sadece Erdoğan’dan gelir
Orhan Kemal Cengiz | | Nis 6, 2020
Türk-Azeri milyarderin tutuklanmasının arkasında ne var?
Amberin Zaman | Petrol ve gaz | Mar 20, 2020

Recent Podcasts

Featured Video

More from  Türkiye'nin Nabzı

al-monitor
Bağdat Kürtler için Ankara’yla kavgayı büyütür mü?
Fehim Taştekin | | Tem 8, 2020
al-monitor
Türkiye’nin döviz rezervi tahta bacaklı
Mustafa Sönmez | Türkiye ekonomisi | Tem 6, 2020
al-monitor
Türkiye’de Rusya’ya güven, ABD'ye güvensizlik azaldı
Ayla Ganioglu | | Haz 30, 2020
al-monitor
HTŞ, Türkiye’nin işini mi yapıyor?
Fehim Taştekin | İdlib | Haz 28, 2020