İsrail iç savaşa mı gidiyor?

Yolsuzlukla suçlanan Başbakan Netanyahu’nun devlet kurumlarını itibarsızlaştırması, pandemiyle derinleşen ekonomik sıkıntılar ve dinmeyen sokak gösterileri İsrail’deki toplumsal kutuplaşmayı görülmemiş boyutlara taşıyor.

al-monitor Başbakan Benjamin Netanyahu’nun Kudüs’teki konutu önünde polisle karşı karşıya gelen göstericiler, 26 Eylül 2020.  Photo by Photo by EMMANUEL DUNAND/AFP via Getty Images..
Ben Caspit

Ben Caspit

@BenCaspit

İşlenmiş konular

unemployment, israeli economy, protests, coronavirus, menachem begin, benjamin netanyahu

Eki 6, 2020

İç savaş tehdidi Yahudilerin tarihine ezelden beri gölge düşürmüştür. Öyle ki İbranicede “iç savaş” tabiri “kardeş savaşı” anlamına geliyor ve muhtemelen 12 kavme, hatta belki Habil ve Kabil’e dayanıyor. Yahudi geleneğinde Kudüs’teki Birinci Tapınak ile İkinci Tapınak’ın yıkılışı da Yahudilerin kendi aralarındaki “yersiz nefret” ve iç çatışmalara bağlanıyor.

Çağdaş İsrail devleti de iç savaş ihtimaline karşı hep tetikte oldu ve bilinçli bir şekilde birlik beraberliği yücelten, ortak kaderi vurgulayan, zorluklara karşı başlıca değer olarak toplumsal uyumu öven bir yaklaşım benimsedi. İsrail’e 1948’deki kuruluşundan beri hâkim olan “bütün dünyaya karşı durma” duygusu, iç çekişme dönemlerinde bile gurur ve güç kaynağı oldu. 

Ne var ki bu uyum son yıllarda aşınmaya başladı ve yerini, giderek kontrolden çıkıyormuş gibi görünen habis bir nefretin beslediği sert bir kutuplaşma aldı. İsrail’in iç çatışmaya, hatta belki iç savaşa bu denli yaklaştığı dönemler nadirdir. 

Derin yaralara yol açan iç çekişmeler, İsrail devletinin kısa tarihinde iki kez yaşandı. Birincisi Haziran 1948’de, bağımsızlık ilanından birkaç hafta sonra baş gösterdi. Nedeni ise çiçeği burnunda Başbakan David Ben-Gurion’un, devlet öncesi dönemde yeraltı örgütü olarak kurulan ve orduya katılma sürecinde olan Etzel hareketine silah taşıyan Altalena gemisinin batırılmasını emretmesiydi. Dört yıl sonra yaşanan ikinci buhran ise İsrail’in Almanya’yla soykırım tazminatları konusunda anlaşması üzerine bugünkü Likud Partisi’nin öncülü olan Herut Partisi lideri Menahem Begin’in kitlesel protestolara öncülük etmesiyle tetiklendi. İki olayda da taraflar kanlı çatışmaların eşiğinden döndü ve bu, her iki olayda da özellikle Begin sayesinde sağlandı. Daha sonra 1977’de başbakan olan Begin, iç savaşı önlemek için elinden geleni yaptı ve öldüğü güne kadar bununla iftihar etti.

İsrail’in bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey, Begin gibi iş işten geçmeden frene basacak, devletin esenliğini şahsi veya siyasi menfaatler üzerinde tutacak asil ruhlu, örnek bir şahsiyet.

Likud’un lideri olan Başbakan Benjamin Netanyahu, Begin’in izinden gitmeye niyetli değil. Tam tersine, devlet kurumlarına, siyasi hasımlarına karşı kışkırtmaları her geçen gün artırıyor. Netanyahu karşıtı binlerce muhalif de geri adım atma niyetinde değil. Sessiz çoğunluk bu iki savaşkan kampın arasında sıkışmış durumda. Polis protestolarla baş etmekte zorlanıyor, devlet kurumlarına güven yerlerde sürünüyor, nefret kamusal alana hiç olmadığı kadar etki ediyor.

Kavga artık sol ve sağın ideolojik rekabetinden, yapılan anlaşmalardan ya da hasım devletlere verilen tavizlerden, savaş ve barış meselelerinden kaynaklanmıyor. İsrail toplumunu ikiye bölen kavga, kişisel bir meseleye dönüşmüş durumda. Bir tarafta Netanyahu’nun yandaşları, diğer tarafta Netanyahu’nun karşıtları var. Birinci taraftaki geniş kesim, Netanyahu’ya kefil oluyor ve onu adeta İsrail’i yok olmaktan koruyan bir mesih olarak görüyor. Aynı ölçüde ateşli olan diğer kesim ise Netanyahu’yu devletin bekasını tehdit eden açık ve yakın bir tehlike olarak görüyor. 

Bu vahim gerilim, koronavirüs salgını, bundan kaynaklı ekonomik sıkıntılar, ultra Ortodoks Yahudilerin pandemi kısıtlamalarına aldırış etmemesi ve giderek şiddetlenen gösterilerle birleşince İsrail’i kuruluşundan bu yana hiç görmediği kadar kaygan bir zeminle karşı karşıya bırakıyor. 

Netanyahu ve adamlarının hukukun üstünlüğüne, emniyet makamlarına, mahkemelere, devletin başka sembollerine yönelik dinmeyen saldırıları, bu gerilimi özellikle tehlikeli kılıyor. İtibarsızlaştırma kampanyası sonuç veriyor. İsrail’de pek çok insan artık devlet kurumlarına güvenmiyor. Pek çok insan, polisin Netanyahu’ya kumpas kurduğuna, savcıların mesnetsiz yolsuzluk iddianamesiyle Netanyahu’yu düşürmeye çalıştığına, iyice güçten düşmüş olsalar da “şeytan” solcuların hükümeti zorla ele geçirerek eski şanlı günlerine dönmek istediğine inanıyor.

Devlet kurumlarının iflas ettiği algısını Netanyahu karşıtları da paylaşıyor. Netanyahu’ya karşı protestolar yaklaşık üç yıl önce başlamış ama ivme kazanamamıştı. Başbakan hakkındaki yolsuzluk iddialarına odaklanan birkaç küçük grup sesini yükseltmiş ama geniş destek toplayamamıştı. Ancak koronavirüs salgınının yarattığı ekonomik yıkım baraj kapaklarını patlattı. Sokaklara dökülen on binlerce genç insan, cılız protesto hareketini Netanyahu’nun iktidarını tehdit eden bir harekete dönüştürdü. Başbakan’ın Kudüs’teki resmi konutu önünde düzenli olarak yapılan gösteriler, hızla yayılarak yoğunlaştı. Daha küçük de olsa ülkenin dört bir yanında benzer gösteriler başladı. Kavşak ve köprüleri tutan binlerce insan, ulusal mavi-beyaz bayrağı sallayarak Netanyahu’yu istifaya çağırdılar. Bazı göstericilerin elinde ise siyah bayraklar vardı. Facebook’taki binlerce profil fotoğrafına, Netanyahu’ya hitaben “Git” kelimesi eklenmiş durumda. 

Gösterileri engellemek için elinden geleni yapan Netanyahu, koronavirüs vakalarındaki artışı da bu uğurda kullanıyor. Bakanlar düzeyinde kurulan koronavirüs kriz masasından kaynaklar, Netanyahu’nun pandemiyle mücadeleden çok protestolara yasak getirmekle ilgili olduğunu defalarca belirttiler. 

Netanyahu bu tür gösterilerle en son 2011’de karşılamış, meydanları dolduran yüz binlerce insan “toplumsal adalet” talebinde bulunmuştu. Netanyahu birkaç ekonomik kırıntı vaat ederek ve hapisteki yüzlerce teröristin serbest kalması karşılığında Hamas’ın tutsak ettiği Gilad Şalit isimli askerin serbest kalmasını sağlayarak bu gösterileri yatıştırmakta pek zorlanmamıştı. Ama dokuz yılın ardından artık böyle bir imkânı yok. İsrail COVID-19 vakalarında rekorlar kırıyor. İşini kaybedenlerin sayısı 1 milyon civarında. On binlerce kişi ise işyerlerini kapatmış durumda. Bu arada bütçe açığı büyüyor, hükümetin ise bu konuda iradesi veya çözümü olmadığı anlaşılıyor. İsrail halkının yakın zamanda iyi haberler alması zor.

Hâl böyle olunca kavga eden tarafların umutsuzluğu derinleşiyor. Polis protestocuları kontrol etmek için giderek daha sert yöntemlere başvuruyor. Sokaktaki barut fıçısı tek bir kıvılcımla patlayabilir. Muhafazakâr bazı gazeteci ve yorumcular, Netanyahu’nun istifa etmesi karşılığında affedilmesini ve hakkındaki iddianamenin yok edilmesini öneriyor ama bu da sükûnetin sağlanmasına yardımcı olmuyor.

Görünen o ki ne Netanyahu ne de karşıtları geri adım atma niyetinde değil. Yolsuzluk davasında ocak ayında delil sunma aşamasına geçilecek. Başbakan’ın hem ortağı hem rakibi olan Beyaz Mavi Partisi, mayısta kurulan ve bugün büyük ölçüde felce uğrayan “birlik” hükümetinde adeta rehin tutuluyor ve ufukta makul bir çözüm görünmüyor. Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin birkaç yıl önce Netanyahu düşerse devleti de beraberinde götürecek demişti. Bu kehanet gözümüzün önünde gerçekleşiyor. İsrail gerçek bir iç savaşın hâlâ uzağında ama mesafe her geçen gün kısalıyor.

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Özel etkinlikler
  • Sadece davet brifingi

Recommended Articles

İsrail-BAE barışı büyük bir ekonomik potansiyeli ortaya çıkarıyor
Ben Caspit | Israeli-Gulf relations | Eki 27, 2020
Zombi ekonominin zombi patronları
Mustafa Sönmez | Türkiye ekonomisi | Eyl 26, 2020
Sosyal mesafe kuralları: Tedbir mi cezalandırma mı?
Sibel Hürtaş | | Eyl 2, 2020
Ürdün ve Irak ile bağlarını güçlendiren Mısır, Türkiye’ye ne mesaj veriyor?
Mohamed Saied | ekonomi ve ticaret | Eyl 5, 2020
Koronavirüs ölümleri artarken Türkiye Haseke’nin suyunu yine kesti
Amberin Zaman | Su sorunları | Ağu 24, 2020

Recent Podcasts

Featured Video