Suriye'nin Nabzı

Arap aşiretleri rejimle anlaşırken Suriyeli Kürtler giderek yalnızlaşıyor

By
p
Article Summary
Suriye’de Şam yönetiminin kontrolüne geçen topraklar artarken Arap aşiretleri de güvenliğin yeniden sağlanması için Şam’la işbirliğine daha açık hâle geliyor. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.

TEL ALO/MENBİÇ, Suriye — Kuzey Suriye’nin Tel Alo kasabasında mermer bir köşk… Dışarıdaki kabul divanında kadife yer minderine yaslanan Şeyh Humaydi Dehham El Hadi, gözlerinde muzip bir bakışla sigarasını tüttürerek ziyaretçilerini kabul ediyor.

Birkaç ülkeye yayılan göçebe Arap Şammar aşiretinin emektar reisi, Suriye’de uzun yıllar baskı altında tutulan Kürt azınlığın en açık sözlü savunucularından biri. Binlerce başka Arap aşiret mensubu gibi Hadi’ye bağlı El Sanadid güçleri (Cesurların Güçleri) de ABD önderliğindeki koalisyonun İslam Devleti’ne karşı mücadelesinde Suriyeli Kürtlerin Halk Savunma Birlikleri (YPG) ile birlikte savaşıyor.

YPG hâkimiyetindeki Suriye Demokratik Güçleri (SDG), cihatçıların elindeki son toprak parçası olan Bağuz’un düşmesi üzerine 23 Mart’ta zaferini ilan etti. Ancak İslam Devleti daha bozguna uğratılmadan Hadi farklı bir misyona yönelmişti: SDG, müttefikleri ve Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad arasında olası bir anlaşmanın çerçevesini yoklamak. Değerli atlar ve develer beslediği köşkünde Al-Monitor’a özel mülakat veren Hadi, “Evet, Esad’la el sıkışmaya hazırım” dedi. Şeyh yakın zamanda tamamladığı diplomatik turunda Bağdat ve Şam’a gitti, ayrıca Suriye’nin batısındaki Hmeymim hava üssünde geceleyerek Rus yetkililerle görüştü. Hadi, “Amaç, savaşı durdurmak ve masaya oturmak” dedi.

Şammar reisi böyle bir anlaşmayı düşünen tek isim değil. Al-Monitor’un görüştüğü Suriyeli Kürt yetkililer ve Arap ileri gelenlerine göre son aylarda SDG kontrolündeki bölgelerde yaşayıp Esad rejimiyle temas kuran ve münferit anlaşmalar yapan Arap aşiret reislerinin sayısı artıyor. Şeyhler arasındaki bu eğilim, ABD destekli SDG’yle ortaklık eden yerel unsurların idaresindeki Arap ağırlıklı Menbiç kasabasında somut şekilde hissediliyor. Bubna aşiretinden Muhammed Hayır El Maşi, Henada aşiretinden İsmail Rabia ve Busultan aşiretinden Abdullah El Bakuri ile görüşmeyi talep ettiğimizde bu isimlerin hepsinin, Rusya ile Suriye Arap Ordusu’nun kasım ayında YPG’ye karşı olası bir Türk harekâtının önünü kesmek için Menbiç yakınlarına gelmesiyle rejim kontrolündeki bölgelere göç ettiğini öğrendik. Üstelik sadece Araplar değil Kürtler de Şam’ın nabzını yokluyor.

Hadi’ye göre ABD Başkanı Donald Trump’ın aralık ayında Suriye’deki tüm Amerikan askerlerini çekeceği açıklamasından sonra bu eğilim hızlanmış durumda. Aceleyle çekilmenin riskleri konusunda Pentagon’dan gelen itirazlar sonucu Trump, yaklaşık 400 kişilik bir gücün Suriye’de kalmasını kabul etti ama olan olmuştu. ABD’nin kararlılığına ilişkin tereddütler büyüdü ve buna bağlı olarak bazı Araplar, Kürtlerle bağları sürdürmenin faydasını sorgulamaya başladı. Beklendiği gibi Suriye rejimi, Türkiye, İran ve Rusya bu tereddütlerden yararlanarak ortaya çıkan çatlakları derinleştirmeye çalışıyor ve neticede ABD destekli milislerin dağılacağını, bunun da ABD’nin çekilmesini hızlandıracağını umuyorlar.

ABD’nin SDG’ye donanım, eğitim ve finansman şeklinde sağladığı destek İslam Devleti’ne duyulan ortak husumetle birlikte Araplarla Kürtleri birleştiren tutkal işlevi gördü. Koalisyon güçleri bu sayede cihatçılarla mücadeleyi Kürt ağırlıklı bölgelerden Arap nüfuslu bölgelere taşıyabildi ve bu süreç geçtiğimiz yıl Rakka’nın İslam Devleti’nden alınmasıyla sonuçlandı.

Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi’nde Orta Doğu güvenlik uzmanı olan Nicholas A. Heras Al-Monitor’a yaptığı değerlendirmede “Arap aşiretleri ve liderlerinin SDG’yle işbirliğine devam etmesinin bir sebebi, ABD önderliğindeki koalisyonun destek taahhüdünün sürmesi. Bu onlara büyük güçlerin korumasından yararlanma imkânı veriyor” dedi.

Ancak Heras’a göre ABD’nin ikircikli tutumu ve özellikle SDG’li ortakların rejimle müzakere etmesine karşı çıkması “herkesi, ABD ve koalisyon güçleri gidene kadar hareketsiz kılan zor bir duruma soktu”.

Cihatçıları püskürterek stratejik Tabka barajını ve Rimelan ile Haseke’deki petrol sahalarını kontrolüne katan ve belki de ABD korumasından en çok yararlanan taraf olan Kürtler şimdi en zor durumda.

ABD koruması altındaki bölgeyi yöneten Kürt önderliğindeki idarenin üst düzey isimlerinden Fevziye Yusuf, Al-Monitor’a verdiği mülakatta sitemkâr konuştu: “ABD rejimle görüşmemizi istemiyor ama bu arada bize ileriye dönük alternatif bir plan da önermiyor, bizimle siyasi bir angajmana girmek istemiyor. Bize ‘hadi yüzün’ diyorlar ama havuz boş.”

Ne var ki rejim de Kürtlere karşı alicenap bir havada değil. Rejim güçleri Rusların ve İran destekli milislerin desteğiyle isyancı bölgelerinde adım adım kontrolü sağlarken Esad savaşı kazandığını düşünüyor ve Kürtlerin sunduğu yol haritasını kabul etmiyor. Yol haritası, Kürtlerin kontrolünde olan üç kantonda Kürtlerin özyönetime sahip olmasını ve SDG güvenlik yapısının korunmasını içeriyor. SDG’nin başında bulunan Kürt komutan Mazlum Kobane Al-Monitor’a geçtiğimiz günlerde verdiği mülakatta bu unsurları kırmızı çizgi olarak tanımlamıştı. Ancak Yusuf, “Rejim bize hiçbir şey vermiyor” dedi.

YPG’nin siyasi kolu Demokratik Birlik Partisi (PYD) Arapları yanında tutmak amacıyla Arap liderlerle halk toplantıları düzenliyor. Araplarla diyalogdan sorumlu olan PYD Sözcüsü Salih Müslim, Arapları ve Kürtleri bir araya getiren şubattaki bir toplantıyı kastederek şöyle konuştu: “Onlara, oğullarımızın ve kızlarımızın kanlarının, şehitlerimizin kanlarının birbirine karıştığını ve bizi artık kimsenin ayıramayacağını söyledim. Ağlayanlar oldu.”

Rejimin kontrolü dışında yedi yıl kader ortaklığı yapmak, bazı Arapların Kürtlere olan bakışını değiştirmiş. Kamışlı’daki çarşıda tekstil ticareti yapan Muhammed Derviş, “İnsanlara karşı etnik köken ve din üzerinden ayrımcılık yapılmamalı. Biz Kürtlere eşit haklar ve kendi dillerinde eğitim imkânı verilmesi gerektiğine inanıyoruz” dedi. Bu yaklaşım, pek çok Arap’ın Kürtleri hor gördüğü, rejimin 150 bin kadar Kürt’ü kimliksiz bırakarak fiilen “vatansız” konumuna soktuğu günlere göre büyük bir değişimi ifade ediyor.

Menbiç’te, Bubna aşiretinin bir diğer lideri olan ve SDG’yle müttefik Menbiç Yasama Meclisi’nin başında bulunan Şeyh Faruk El Maşi “ortak projemiz” dediği yönetim modeliyle iftihar ediyor. PYD’nin uygulamaya koyduğu bu model erkek-kadın eşitliğini ve etnik çoğulculuğu teşvik ediyor. Buna göre her idari birimin, biri erkek biri kadın iki eş başkanı var ve bunlardan biri Kürt, diğeri de Arap veya Hristiyan oluyor. Ayn İsa’da Al-Monitor’un sorularını yanıtlayan Maşi, “Bizim barış içinde beraber yaşadığımızı, birbirimize saygı duyduğumuzu ve bunun sadece Kürtlerin vizyonu değil ortak vizyonumuz olduğunu bütün dünya anlasın istiyoruz” dedi.

Tahrir Orta Doğu Politikaları Enstitüsü’nde kıdemli misafir araştırmacı ve aslen Suriye’nin Deyrizor vilayetinden olan Hasan Hasan’a göre ise SDG’nin Menbiç’te gördüğü ilgi büyük ölçüde “Kürt projesi değil Amerikan projesi olmasından” kaynaklanıyor. Menbiç ağustos 2016’da koalisyon desteğiyle İslam Devleti’nden alınmıştı. Al-Monitor’un sorularını telefonda yanıtlayan Hasan’a göre “Menbiç modeli Arapların, Kürtlerin tahakkümüne girmeden onlarla beraber çalışabileceğini gösterdi.”

Öte yandan YPG tarafından gerçekleştirildiği söylenen ve binlerce kadını savaş alanına çeken feminist devrimin Arap kadınları da etkilediği tezi abartılı görünüyor. Bazı Arap kadınlar cepheye katıldı. Ancak PYD’nin 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Kamışlı’da düzenlediği mitinge katılan Arap kadınların pek çoğu erkek akrabalarının refakâtindeydi. Kutlamaya Tel Brak’tan iki kızıyla beraber gelen Arap kökenli El Ahmed El Hüseyin, “Biz bu işlerin yenisiyiz” dedi ve kızlarının kadın bir muhabirle konuşmasına izin vermedi. Bunun etkinliğin ruhuyla ne derece bağdaştığını sorduğumuzda da “Bu bölgenin zihniyetini, düşünce yapısını değiştirmek çok zor” yanıtını verdi.

Gerçekten de Türk sınırına yakın Tel Abyad ve Menbiç gibi karışık nüfuslu kasabalarda Arap-Kürt dayanışması yeni oluşmuş bir ideolojik yakınlıktan ziyade Türkiye’ye karşı ortak husumetten kaynaklanıyor. Türk hükümeti Menbiç’te iplerin halen YPG’nin elinde olduğunu söylüyor ve Kürtler çekilmezse bölgeye girme tehdidinde bulunuyor. Ankara’nın kararlılıkla sürdürdüğü pozisyona göre YPG, 1984’ten beri Türk topraklarında özerklik için silahlı kampanya yürüten PKK’yla yakın bağları nedeniyle Türkiye’nin ulusal güvenliğine varoluşsal bir tehdit oluşturuyor.

“Burada PKK yok” diyen Maşi, Türkiye’nin “asker göndermek için bahane üretmek” amacıyla Menbiç’te nifak çıkarmaya, son olarak Buasaf aşireti ile Henada aşiretinin arasını açmaya çalıştığını iddia etti.

Menbiç’teki ortak korku, ABD güçlerinin çekilmesi hâlinde Türk askerlerinin bölgeye girmesi ve şu an Türk ordusunun kontrolündeki bölgelerde olduğu gibi kuralsızlık ve cezasızlığın baş göstermesi. Menbiç çarşısında döviz bürosu işleten Makin İsa, “Türkiye’nin tehditleri yüzünden dolar yükseliyor. Rejim geri gelirse en azından güvenlik sorunu çözülür” dedi. Kadın kıyafetleri satan Ebu Muhammed Yamen El Ali de aynı fikirdeydi: “Rejim geri gelirse en azından evrak işlerimizi yaptırabileceğiz.” Pek çok Menbiçli gibi İsa ve Ali de Amerikalıların bu yönde bir anlaşmaya aracı olmasını istiyor ama böyle bir şey mümkün görünmüyor.

Hasan ise aşiretlerin göründükleri kadar uyumlu olmadıklarını, nesil farklarının aşiret mensuplarını zıt yönlere çektiğini vurguluyor. Buna göre daha yaşlı liderler yeniden rejimin yanında yer almaya hazır, genç olanlar ise rejimin dönüşüne şiddetle karşı çıkıyor. Bazıları İslam Devleti’ne sempati duymaya devam ediyor ve yeniden Kürtlere karşı tavır alabilir. Bir başka kesim ise Amerikalılar ve SDG’yle çalışmayı sürdürmek istiyor. Ancak hiçbiri Amerikalıların kalacağına güven duymuyor. Hasan’a göre “en iyi senaryo” Rusların, uyuyan cihatçı hücrelerin boşluktan yararlanıp canlanmasını önlemek adına da olsa “geçiş döneminde SDG’ye hamilik yapması”.

Ne var ki Ruslar da Dera’da görüldüğü gibi rejim kontrolüne dönen bölgelerde rejimin acımasız, baskıcı reflekslerini dizginleme yönündeki sözlerini yerine getirmekte zorlanıyorlar. Dera’da 2011’deki ayaklanmanın ilk günlerinde yıkılan Hafız Esad heykelinin bulunduğu noktaya hükümetin yeniden bronz bir Hafız Esad heykeli dikmesi, yüzlerce kişiyi sokaklara döktü.

Yine de dış dünya, rejim kontrolüne dönen bölgelerin pek çoğundan büyük ölçüde habersiz. SDG kontrolündeki bölgelerin ötesine gidebilen Batılı gazeteciler fazla değil. Kimliğinin saklı kalması kaydıyla konuşan Batılı bir diplomat, “Suriye Arap Ordusu’nda Sünnilerin büyük bir çoğunlukla rejimin yanında kaldığı gerçeği ortada. Rejim kurtuldu” dedi.

Fransa’nın Lyon II Üniversitesi’nde akademisyen ve Suriye konusunda saygın bir uzman olan Fabrice Balanche, Esad’ın İran’ın teşvikiyle inatçı bir tutum izlediği ve Ruslarla arasının giderek açıldığı iddiasına kesinlikle katılmıyor. Al-Monitor’un sorularını yanıtlayan Balanche, “Bunlar Washington’daki düşünce kuruluşlarının hüsnükuruntusu. Suriye’de Rusya ile İran arasında herhangi bir sürtüşme yok” dedi. Balanche’a göre Kürtler ABD’yle ittifaklarını sürdürürlerse “Türkiye onlara bir kez daha saldırır, Ruslar da buna göz yumar.”

Şammar reisine göre tüm bunlar, Kürtlerin kaybedecek vakitlerinin olmadığı anlamına geliyor. “Kürt kardeşlerim bu kadar inatçı olmayı bırakmalı. Önce kendi aralarında, sonra da rejimle barışmaları lazım” diyen Hadi, diğer alternatifin “büyük ve çok daha tehlikeli bir bilinmezlik” olduğu uyarısında bulundu. Kürtlerin federalizm talebine gelince Hadi şöyle konuştu: “Hepimiz Suriyeliyiz, hepimizin hakları var. Ben 1980’den beri ademi merkeziyetçiliği savunuyorum. Ancak idari taksim etnisiteye dayanırsa bu, yeni savaşlara yol açar. Buna ihtiyacımız yok.” Asıl büyük soru ise PKK’nın nasıl bir karar vereceği. Hadi bir evrak çantasına işaret ederek, “YPG ve PYD PKK’nın onayı olmadan şunu bile yerinden alamaz. Ne yazık ki PKK ve rejim zihniyetlerini değiştiremez, onlar aynı okulun öğrencisi” dedi.

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun

  • Güncellenmiş ve ödüllü Lobicilik Yazı Dizisi
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Özel etkinlikler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Haftalık lobicilik bülteni

Amberin Zaman is a senior correspondent reporting from the Middle East, North Africa and Europe exclusively for Al-Monitor. Zaman has been a columnist for Al-Monitor for the past five years, examining the politics of Turkey, Iraq and Syria and writing the daily Briefly Turkey newsletter.  Prior to Al-Monitor, Zaman covered Turkey, the Kurds and conflicts in the region for The Washington Post, The Daily Telegraph, The Los Angeles Times and the Voice of America. She served as The Economist's Turkey correspondent between 1999 and 2016, and has worked as a columnist for several Turkish language outlets. On Twitter: @amberinzaman

x

The website uses cookies and similar technologies to track browsing behavior for adapting the website to the user, for delivering our services, for market research, and for advertising. Detailed information, including the right to withdraw consent, can be found in our Privacy Policy. To view our Privacy Policy in full, click here. By using our site, you agree to these terms.

Accept