Türkiye İdlib’te El Kaide’nin koluyla mı beraber?

By
p
Article Summary
Suriye ordusu İdlib’te ilerlerken Rusya-Türkiye ilişkileri bozuluyor. İran’daki mali krize Al-Monitor altı ay önce ışık tutmuştu. Beyrut Amerikan Üniversitesi “dönüştürücü” bir kazanım olarak nitelediği Halim ve Aida Daniel Akademik ve Klinik Merkezi’ni hizmete açtı. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.

Türkiye’nin Heyet Tahrir El Şam’la sıkıntılı ilişkileri

Suriye’de belki nihai sonucu belirleyecek mücadele olan İdlib mücadelesinde Türkiye ve Rusya karşıt taraflarda hizalanırken Astana süreci çöküşün eşiğinde görünüyor.

Suriye ordusunun İdlib’teki operasyonlarının Ankara’nın “sinirlerini zıplattığını” yazan Fehim Taştekin şöyle devam ediyor: “Bu gelişmeler üzerine Ankara Rusya ve İran’ın Ankara büyükelçilerini Dışişleri Bakanlığı’na çağırdı. Elçilere Türkiye, Rusya ve İran’ın garantörlüğünde çatışmasızlık ya da ‘gerilimin azaltılması bölgeleri’ kurulmasını öngören Astana mutabakatının ihlal edildiği uyarısı iletildi.”

Moskova, 6 Ocak’ta Hmeymim ve Tartus’taki Rus tesislerini hedef alan insansız hava araçlarının Türkiye destekli “ılımlı” muhaliflerin kontrolündeki bölgelerden geldiğini ima etmişti. Bu iddiayı reddeden Ankara, Suriye ordusunun taarruzu nedeniyle terörist grupların bölgede zemin kazandığını ve saldırıların bunun sonucu olduğunu öne sürüyor.

Türkiye “ılımlı” Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) başlıca destekçisi. El Kaide bağlantılı cihatçı bir örgüt olan Heyet Tahrir El Şam da İdlib’te güçlü konumda. Örgüt saflarında Heyet Tahrir El Şam’la giriştiği güç mücadelesini kaybeden Ahrar El Şam’dan da savaşçılar yer alıyor. İki örgüt de Suriye’de şeriata dayalı bir yönetim istiyor. Uluslararası Af Örgütü bu sütunda da yer alan raporunda iki örgütün İdlib’teki hâkimiyetine zulüm ve işkencenin eşlik ettiğini aktarmıştı.

Ankara’nın nazarında Suriye güçlerinin İdlib’teki taarruzu ateşkes anlaşmasını ihlal ediyor ve kırılgan barış müzakerelerini tehdit ediyor. Amberin Zaman şöyle yazıyor: “Türkiye’nin yoğunlaşan çatışmalara sert tepki vermesi Astana’da sağlanan mutabakatın en azından İdlib açısından çözülmekte olduğuna işaret ediyor. Görüldüğü kadarıyla olayları tetikleyen gelişme, Lazkiye vilayetindeki Rus askeri üslerini bu yılın başından itibaren hedef alan esrarengiz insansız hava aracı saldırıları oldu. Geçtiğimiz ekimde barış gözlemcisi olarak İdlib’e giren Türk güçlerinin buradaki unsurları frenlemek yerine onlarla iyi geçinmeyi seçtiği iddia edilirken görünen o ki Moskova da Türkiye’nin taahhütlerine uymadığını düşünüyor.”

İlerleyen Suriye güçleri ÖSO ve Heyet Tahrir El Şam ile çatışırken Türkiye kendini Heyet Tahrir El Şam’la sıkıntılı bir birliktelik içinde buluyor ve bu da onun Rusya ve İran’la arasını açıyor. Taştekin şöyle yazıyor: “Cihatçı gruplara karşı savaşın son sahnesi olarak görülen İdlib ağırlıklı olarak El Kaide bağlantılı Nusra Cephesi’nin liderliğindeki Heyet Tahrir El Şam (HTŞ) tarafından kontrol ediliyor. Siyasi çözüm hedefleyen Astana ve Cenevre süreçlerini ihanet olarak gören HTŞ, Rusya’nın sunduğu çerçeveye göre İslam Devleti (İD) ile birlikte ateşkes dışı tutulan bir örgüt. Ruslar, başından itibaren ateşkesin sadece ‘ılımlı muhalif’ grupları kapsayacağını ve Nusra ile İD’e karşı operasyonların kesilmeyeceğini söylüyor. Türkiye ise Astana’da sergilediği iş birliğine rağmen HTŞ’yi farklı bir yere koymayı tercih etti. Ankara bu örgütü önce Ahrar El Şam gibi dönüştürmeye çalıştı. Bu yöndeki çabalar sonuç vermeyince bölmeyi denedi. Bu plan da tutmayınca sahanın bir gerçekliği olarak kabul edip iş birliğine yöneldi.”

Türkiye’nin başlıca önceliği Suriyeli Kürtlerden oluşan Halk Savunma Birlikleri’nin (YPG) gücünü kırmak. Ankara bu milis gücünü PKK ile bağlantılı terörist örgüt olarak görüyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 13 Ocak’ta “Afrin’deki teröristler teslim olmazsa orayı başlarına yıkacağız.” dedi.

Taştekin şu bilgileri aktarıyor: “HTŞ kaynaklarına göre Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) bölgeye direnişle karşılaşmadan girmesinin üç şartı vardı: Hedef Kürtlerin özerklik tesis ettiği Afrin olacaktı, İdlib’i kontrol eden gruplara yönelik operasyon olmayacaktı ve Fırat Kalkanı’na bağlı gruplar bölgeye girmeyecekti. HTŞ’nin eskortluğunda konuşlanma Rusya ve İran’ın çatışmasızlık bölgesi tanımına çok da uyan bir yaklaşım değildi. Bu, dolaylı olarak Türkiye’nin olası operasyonlar karşısında İdlib’teki örgütlere kalkan olduğu anlamına geliyordu.”

Astana sürecindeki tarafların yaşadığı anlaşmazlıkların yanı sıra Türkiye ile Heyet Tahrir El Şam arasındaki çatlaklar da cihatçı örgütün kendi içinde bölünmelere yol açtı. Taştekin şu tespitlerde bulunuyor: “Bu riskli ortamda Erdoğan belki İdlib’in yanı sıra Fırat Kalkanı Harekâtı’nın kontrolündeki El Bab-Cerablus-Azez üçgenini elinde tutarak siyasi çözüm sürecinde Şam’a karşı kullanmayı umuyor. Bu kozun kendini ilişkilendirdiği iki husus var: Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın kaderi ve kuzeyde özerklik inşa eden Kürtlerin geleceği. Erdoğan bu iki konuda istediği tavizleri koparmadan Suriye ordusunun sınırlara doğru ilerlemesini ve sahada Türk askeri ile karşılaşmasını istemiyor.”

İran’daki gösteriler ve Al-Monitor’un hazirandaki analizi

Wall Street Journal gazetesi bu hafta yayımladığı haberde İran’da denetim dışı faaliyet gösteren finans ve kredi kuruluşlarının son gösterilerdeki etkisini etraflı bir şekilde ele alıyor. Bu haber bize Al-Monitor yazarı Bijan Khajehpour’un haziran 2017’de yayımlanan olağanüstü analizini hatırlatıyor. Khajepour, ileriyi gören bu makalesinde denetim dışı faaliyet gösteren kredi ve finans kuruluşlarının İran Merkez Bankası tarafından ruhsatlandırılması gerektiğini savunmuş ve bu yapılmadığı takdirde doğabilecek riskler konusunda uyarıda bulunmuştu.

Khajehpour şöyle yazıyordu: “İran finans sektörünün büyük bir bölümü çoğunlukla lisanssız çalışan kredi ve finans kuruluşlarının hâkimiyetinde. Bu kuruluşlar genelde dini vakıflara bağlı. Söz konusu vakıflar, çatı kuruluşların faizsiz kredi verme konusunda dini sorumluluk taşıdığını ve finansal kurumların bu kapsamda faaliyet gösterdiğini iddia ediyor. İran Merkez Bankası uzun süre bu kuruluşlara karşı adım atamadı. Çünkü onlar bilinen anlamda bankacılık ve finansal faaliyet yürütmediklerini iddia ediyordu. (...) Bu tip kuruluşların piyasada yer edinebilmesinin bir nedeni, lisanslı kamu ve özel sektör bankalarının ferdi ve ticari kredi talebini tam anlamıyla karşılayacak donanıma sahip olmaması ve kredi almak isteyen pek çok kişiyi kredi ve finans kuruluşlarıyla iş yapmaya itmesi. Başka bir deyişle kredi ve finans kuruluşları, İran’da finans sektörünün yeterince gelişkin olmaması nedeniyle para piyasasında oluşan bir boşluğu doldurmuş oldular. Denetimsiz çalışan bu kuruluşların ve çeşitli kooperatif fonlarının ülkenin dört bir yanında mantar gibi bitmesi para piyasasında bozulmalara yol açtı.”

Khajehpour yazısını şu tespitlerle bitiriyordu: “Planlanan birleşmeler, Merkez Bankası’nın kredi ve finans kuruluşları ile bankaları daha sıkı denetlemesi dışında ele alınması gereken temel bir sorun da yolsuzluk kültürü. Özellikle dini ve siyasi güç odaklarıyla bağlantılı yapıların bulaştığı yolsuzluklar ülke ekonomisine, toplumsal refaha zarar veriyor ve İslam Cumhuriyeti’ni çağdaş ekonominin karmaşık yapısıyla baş edemeyen bir siyasi rejim olarak gösteriyor.”

AUB’ta Halim ve Aida Daniel Akademik ve Klinik Merkezi açıldı

Beyrut Amerikan Üniversitesi (AUB), Levant Foundation’ın (Doğu Akdeniz Vakfı) cömert bağışıyla kurulan Halim ve Aida Daniel Akademik ve Klinik Merkezi’ni bu hafta hizmete açtı. Merkeze Al-Monitor kurucu başkanı ve Levant Foundation’ın kurucusu ve başlıca bağışçısı olan Jamal Daniel’in anne ve babasının adı verildi.

AUB Rektörü Fadlo Khuri açılış vesilesiyle şöyle konuştu: “Halim ve Aida Daniel Akademik ve Klinik Merkezi’nin açılışı, bize klinik hizmetlerimizi dünya standardına yükseltme ve en üst düzeyde klinik denemeler başlatma imkânı veriyor. Bu, üniversitemiz için gerçekten dönüştürücü bir gelişme. Bunu mümkün kıldıkları için Daniel ailesine minnettarız.”

Jamal Daniel ise şu açıklamayı yaptı: “Halim ve Aida Daniel Akademik ve Klinik Merkezi’nin birinci sınıf bir bina ve tesisle Lübnan’a ve bölgeye dünya standardında bir eğitim ve tıbbi hizmetlerin en iyisini sağlayarak gelecek nesillerin yaşamlarına dokunacak olmasından çok mutluyuz. AUB bir kurum olarak toplumsal tarihimizin bir parçasıdır ve biz Doğu Akdeniz Bölgesi’nde bu tarihe hep beraber sahip çıkmaya devam etmeliyiz. Çünkü ancak dünyayı gerçekten olduğu gibi gördüğümüz zaman onun nasıl olabileceğini de hayal edebiliriz."

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun

  • Güncellenmiş ve ödüllü Lobicilik Yazı Dizisi
  • Özel etkinlikler
  • Özel etkinlikler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Lobbying newsletter delivered weekly
x

The website uses cookies and similar technologies to track browsing behavior for adapting the website to the user, for delivering our services, for market research, and for advertising. Detailed information, including the right to withdraw consent, can be found in our Privacy Policy. To view our Privacy Policy in full, click here. By using our site, you agree to these terms.

Accept