Türkiye'nin Nabzı

Nihayet bazı Gülenciler ‘imam çıplak’ diyebildi

By
p
Article Summary
Gülen cemaatine mensup genç akademisyenler cemaat üyelerinin liderlerine koşulsuz itaatini yüksek sesle eleştirmeye başladılar. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.

Türkiye’de olan biteni anlamlandırmaya çalışan pek çok yabancı gözlemci için en büyük muamma Gülen cemaati olsa gerek. Cemaat kendini eğitim, hayır işleri, dinler arası diyalog gibi masum amaçlara adamış bir “hizmet hareketi” olarak lanse ediyor. Buna karşın devlet ise, bunun tam tersi bir tanımlama yaparak, cemaati “Fethullahçı Terör Örgütü” ya da kısaca “FETÖ” olarak lanetliyor. Yine devlet söylemine göre temmuz 2016’daki darbe girişiminden, Rus Büyükelçi’nin öldürülmesine hatta PKK ve IŞİD’in terör eylemlerine kadar Türkiye’nin son yıllarda karşılaştığı ne kadar melanet varsa hepsinin arkasında mutlaka “FETÖ”nün hain planları, onun da arkasında karanlık “dış güçler” yatıyor.

Ancak belirtmek gerek ki Türkiye’de hem iktidara hem de Gülencilere mesafeli yaklaşan üçüncü bir bakış açısı da var. Bu bakış açısına göre her ikisi de İslamcı olan (yani devlete din adına talip olan) bu iki odak önce devleti laiklerin hakimiyetinden çıkarmak için ittifak kurdu. Sonra da kendi aralarında Makyavelist bir güç mücadelesine giriştiler. Dolayısıyla ne Gülen cemaati kendi iddia ettiği gibi masum bir kurban, ne de hükümetin bu konuda ürettiği ve her alanda kendisini temize çıkarmaya yarayan “küresel komplo” söylemi inandırıcı.

İlginç olan, bu üçüncü bakış açısının, uzun yıllar Gülen cemaati içinde yer alan ancak daha sonra hareketten uzaklaşan bir grup genç akademisyen tarafından da bugün desteklenir olması. Bu akademisyenler yeni kurulan www.kitalararasi.com sitesinde yayımlanan yazılarıyla hem Gülen cemaatini hem de Gülen’in kendisini eleştirerek köklü bir tabuyu yıktılar

Bu isimlerden biri, San Diego State Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olan Ahmet Kuru. Kuru 23 Ekim’de yayımlanan “Liderler, Prensipler ve Peygamber Örneği Problemi” başlıklı yazısında sitenin genel temayülüne de uygun olarak Müslüman dünyasının siyaset kültüründe yaygın olan “iktidara koşulsuz itaat” olgusuna mantıklı eleştiriler getirdi.

Yazı, ABD’deki “İslam Ulusu” hareketinin lideri Elijah Muhammed’in kendine harem kurmasını Hz. Muhammed’e atıflarla gerekçelendirmeye çalışmasının Malcolm X’te yarattığı hayal kırıklığını anlatarak başlıyor. Malcolm X’in bunun üzerine Muhammed’in liderliğindeki hareketten koptuğunu hatırlatan Kuru şöyle devam ediyor: “Malcolm X’in hikayesi bir istisna değildir; aksine tarihten günümüze ister siyasi, ister dini olsun, Müslüman liderlerin takipçileriyle aralarındaki ilişkilerdeki üç temel soruna işaret etmektedir. Birincisi lider kendini genel kurallar ile bağlı görmez, ikincisi takipçiler genel prensipler yerine lidere itaati önemserler ve üçüncüsü din, özellikle de peygamber örnekleri bu sorunlu ilişkide önemli bir meşrulaştırma aracı olarak kullanılır.”

Kuru bu savı sadece kuramsal düzeyde tartışsaydı, yazı fazla ilgi çekici olmayabilirdi. Ancak yazar bununla yetinmeyip Gülen ile cemaat üyelerinin arasındaki ilişkiyi de aynı çerçevede değerlendirdi. Fethullah Gülen’in cemaate yönelik sürdürülen tasfiye sürecini “peygamber yolunun kaderi” gibi ifadelerle tanımlayan birçok konuşma yaptığına işaret eden Kuru şöyle yazdı:“Tarihi bağlamından koparılmış peygamber örnekleri üzerinden olayları açıklama çabası bireylerin yaşadıkları hadiseleri ve dünyanın durumunu doğru analiz edebilmelerini engellemektedir. (...) Prensiplere ve sözleşmenin esaslarına aykırı davranan, önderlik ettikleri kitleleri başarısızlığa sürükleyen liderler hesap vermeye ve istifa etmeye çağrılmalıdırlar.”

Kuru’nun bu ifadelerinde Gülen’i istifaya davet eden bir ima vardı. Bu da, görünen o ki, cemaat saflarında hem büyük bir şok hem de öfke yarattı. Bu tepkiyi Kuru’ya destek olan akademisyen arkadaşı Gökhan Bacık’ın aynı sitedeki yazısından anlıyoruz. Bacık, “Ahmet Kuru’nun Yazısı Sonrası Düşünceler, Gözlemler” başlıklı makalesinde Kuru’yu “cahil”, “aptal” ve “akademisyen bozması,” diye tel’in eden Gülencilere karşı savunmakla kalmadı, cemaate yönelik eleştirileri bir adım öteye daha taşıdı.

Buna göre sadece Gülen’in kendisi değil bir tür “cemaat istisnailiği” aldatmacasına kapılan tüm Gülenciler hatalıydı. Gülencilerin hem kendilerini hem de liderlerini eleştiriden muaf, ulvi şahsiyetler olarak gördüklerine işaret eden Bacık’a göre bu, aslında hiç de “istisnai” bir durum değil, Orta Doğu’da sık rastlanan bir “az gelişmişlik” sorunuydu.

Kısa süre sonra tartışmaya site yazarlarından Savaş Genç de dahil oldu. Genç’e göre, Gülen cemaati, Türkiye’de farklı kesimlerin eğitim, hayır işleri ve diyalog meselelerine odaklanan bir sivil aktör olarak topladığı krediyi heba etmişti. (Ben de Mayıs 2015’te yazdığım “Cemaat’e Açık Mektup”ta benzer tespit ve uyarılar yapmıştım.) Devleti ele geçirme sevdasının, cemaate karşı güvensizliği ve nihayet cemaatin felaketini getirdiğini belirten Genç’e göre, çözüm karar-verme süreçlerinin liderin elinden alınarak cemaatin yeniden yapılandırılmasıydı: “Yöneticiler, oligarşik bir heyet ya da bir şahısın çizgisinden ziyade, gerçek bir sivil toplum örgütünde olduğu gibi … müzakere ile ulaştıkları kararlar sonucunda belirlenmelidirler”.

Kıtalararası.com sitesindeki yazıların tümü Türkçe. Türkçe bilmeyen okurlar içinse, Ahmet Kuru’nun Montreal Review isimli dergideki yeni bir makalesini tavsiye edebilirim ki benzer temalar içeriyor. Kuru, “Türkiye’de İslam ve Demokrasi: Başarısızlığı Anlamak” başlıklı bu yazıda, Türkiye’deki demokrasinin akamete uğramasından tüm siyasi aktörleri sorumlu tutuyor ki, bu benim de katıldığım haklı bir önerme. Kuru’nun Gülen cemaati için dile getirdiği düşünceler ise bilhassa ilginç.

“Hareket ciddi hatalar yaptı. Öncelikle Ak Parti’yle ittifak yapıp sonra da hiçbir getirisi olmayan bir mücadele içine girdi” diyor önce Kuru. Ardından cemaatin güce olan açlığının arkasındaki grup narsisizmini eleştiriyor:

“Hizmet hareketi uzun yıllar kendini Türkiye’deki diğer cemaat ve dini grupların üstünde gördü. (...) Ayrıca cemaat din, siyaset, bürokrasi, bilim, medya, bankacılık ya da hayır işleri gibi hayatın farklı alanları arasında ayrım yapma gerekliliğini de kabul etmedi. Tersine hem bunların her birinde faaliyet göstermeye, hatta hemen hepsine egemen olmaya kalkıştı. ... Her alanda hakim olma ihtirası hareketin Türkiye’deki diğer dini, siyasi ya da çıkar gruplarının hemen hepsinin düşmanlığını kazanmasına yol açtı.”

Peki cemaatin içinden niçin hiç kimse bu ihtirasların önüne geçememişti? Kuru bunu şöyle açıklıyor: “Hareketin şeffaf olmayan, hiyerarşik ve mistik bir karar alma yapısına sahip olması.” Bir diğer deyişle, hareketin esas olarak Gülen’in mistik hezeyanlarına — örneğin güya rüyalarına girerek talimatlar veren Hz. Muhammed algılarına — dayanması. Otorite bu kadar “kutsal” olunca tabii ki kimse onu sorgulayamıyor.

Esasen Gülen cemaatine çok daha sert eleştiriler yöneltilebilir. Örneğin, yeni internet sitesinin yazarları cemaatçi polislerin ve savcıların işlediği cürümlere, kendilerine muhalif olanları uydurma suçlamalar, hatta sahte delillerle hapse atmaları gibi skandallara değinmiyorlar. Keza Gülencilerin başarısız darbe girişimindeki rolü de tartışılmıyor. Ancak yine de cemaat propagandasının karşısına dikilip, “imam çıplak” diyebilmiş olmaları önemli.

Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi iç savaş atmosferinden çıkabilmesi için de birbirine hasım kamplar içinden bu türden eleştirel seslerin yükselmesi gerekiyor. Zira toplumsal barışa, ancak hasım kamplar içindeki koşulsuz itaatin tasfiyesiyle alan açılabilir. Kuru’nun da vurguladığı gibi ancak o zaman hasım kampların üyeleri “birbirlerini ortadan kaldırılması gereken düşmanlar olarak değil, aynı milletin birer parçası olarak görebilirler."

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun

  • Güncellenmiş ve ödüllü Lobicilik Yazı Dizisi
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Özel etkinlikler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Haftalık lobicilik bülteni
Bu bölümlerde bulundu: feto, islamists in turkey, akp, turkey politics, gulenists, fethullah gulen terror organization, fethullah gulen

Al-Monitor'un Türkiye’nin Nabzı bölümünün yazarlarından olan Mustafa Akyol, aynı zamanda International New York Times ve Hürriyet Daily News gazetelerinde düzenli yorum yazıları yazmaktadır. Akyol’un makaleleri, Foreign Affairs, Newsweek, Washington Post, Wall Street Journal ve Guardian pek çok farklı yayında da yer almıştır. İstanbul’da yaşayan Akyol, Boğaziçi Üniversitesi’nde siyaset bilimi ve tarih okumuştur. Akyol’un İslami liberalizmi savunduğu “Islam Without Extremes: A Muslim Case for Liberty” isimli, Amerikan yayınevi W.W. Norton tarafından Temmuz 2011’de yayımlanan kitabı Financial Times'ın ifadesiyle,  “bir Müslümanın açık sözlü ve zarif özgürlük savunusu”dur.

x

The website uses cookies and similar technologies to track browsing behavior for adapting the website to the user, for delivering our services, for market research, and for advertising. Detailed information, including the right to withdraw consent, can be found in our Privacy Policy. To view our Privacy Policy in full, click here. By using our site, you agree to these terms.

Accept