Türkiye'nin Nabzı

Gülen krizinin başlattığı İslam-içi tartışmalar

By
p
Article Summary
Darbe girişimi yalnızca Türkiye siyasetinde yeni bir sayfa açmadı. Aynı zamanda İslami cenahta bir öz eleştiri veya suçlama dalgasına da yol açtı. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.

15 Temmuz darbe girişimi Türkiye tarihinde tamamen yeni bir sayfa açtı. Çoğu siyasi kesim ve ideolojik çevre, darbenin arkasında Fethullah Gülen ve takipçilerinin olduğuna kani. Gülenciler — ya da Türkiye’deki tabirle “FETÖ”yü — “iç düşman” ilan edilmiş durumda. Bu, bir taraftan gerçekçi bir teşhis ama bir taraftan da kaygı verici bir söylem; zira örgütün karanlık tarafından bihaber pek çok masum sempatizanı da kapsayan bir toplu şeytanlaştırmaya ve cezalandırmaya yol açıyor.

Öte yandan, Gülen krizinin yol açtığı bir şey daha var: İslami kesimde bir öz eleştiri ve karşılıklı itham dalgası. Basında “FETÖ ihaneti”nin sıradışı bir cemaatin uçuk inanışlarından mı; yoksa Türkiye’deki diğer cemaatlerde de yaşanan daha derin sorunlardan mı kaynaklandığı konusunda enteresan tartışmalar yapılıyor.

Bu tartışmanın bir tarafı, genel anlamda “modernist” diyebileceğimiz bir grup yorumcu. Çoğu ilahiyatçı olan bu düşünürler, İslam’a ilişkin yenilikçi fikirlere sahipler. Ve onlara göre Gülen sorunu ilahi bir kurtarıcı inancından, dini bir lidere koşulsuz itaatkarlıktıktan ve İslam’ın aşırı mistik ve dogmatik bir yorumundan kaynaklanıyor. Dahası, bu sorunlar tasavvuf ya da Nurculuk geleneğinden gelen diğer cemaatlerde de mevcut.

Bu savı dile getirenlerden biri, eski İstanbul müftüsü Mustafa Çağrıcı. İlahiyat profesörü ve Karar gazetesi köşe yazarı olan Çağrıcı kısa süre önce kaleme aldığı tartışmalı bir yazısında “cemaatleri sorgulama zarureti”ne dikkat çekti. Sadece Gülen Cemaati’nin değil Türkiye’deki diğer İslami cemaatlerin de Kuran’da yeri olmayan “kutup, gavs, mehdi, mesih gibi isimlerle yücelttikleri bir seçilmiş kutsal kurtarıcı” inancını benimsediğini anımsatan Çağrıcı’ya göre bu gibi mitler “beyinlerin asırlardır üretilen sakat bilgilerin çöplüğü haline gelmesinden” kaynaklanıyordu. Gülenciler, sadece aşırı güç elde ettikleri için bu batıl inanları yakıcı bir tehdide dönüştürmüşlerdi.

Tartışmanın zıt ucunda ise daha gelenekçi İslamcılar var. Bunlar, FETÖ faciasından geleneği değil aksine modernistleri sorumlu tutuyorlar. Örneğin bu kesimin en şahin seslerden biri olan Star yazarı Yakup Köse “İlahiyat Fakültelerini Kim Denetleyecek” başlıklı yazısında sorunun ana akım Sünni geleneğinden değil, aksine Gülencilerin bundan sapmasından kaynaklandığını savunuyor. Köse’ye göre sorunun kökeni 19. asırda “İslamı yenilemeye” çalışan Cemaladdin Efgani, Muhammed Abduh gibi reformcu Müslümanlara kadar uzanıyor. Köse Gülencilerin Hristiyanlara “dinlerarası diyalog” çabasını da kendi tezine bir kanıt olarak sunuyor. Çözüm ise, Köse’ye göre, ilahiyat fakültelerini Sünni İslam’ın özünden sapan modernistlerden temizlemek.

Benim bu tartışmaya bakışıma gelince, esasında modernistlerle aynı fikirdeyim. Gülen Cemaati’nde gördüğümüz dini sorunlar gerçekten de itaat ve tasavvuf uğruna bireyselcilik ve akılcığı dışlayan Sünni geleneklerinden kaynaklanıyor. Dünyanın sonunun yaklaştığı ve bir kurtarıcıya ihtiyacımız olduğuna ilişkin inanç, başka İslami gruplarda da var. Ve bu grupların hepsi kendi liderlerinin “beklenen kişi” olduğuna inanıyor.

Ancak modernistlerin de görmesi gereken bazı önemli nüanslar da var. Bunlardan biri, diğer İslami cemaatlerin hiçbirinin bürokrasi kadrolarına gizli gizli sızarak tüm devleti ele geçirmek gibi kapsamlı bir projelerinin olmadığı. Bu sadece Gülencilere has bir hırs ki, ben buna “bürokratik İslamcılık” gibi bir tanım da getirmiştim. Dahası eklemek gerek ki, Gülencilerin kendisinden ilham aldıklarını ileri sürdükleri Said Nursi’nin, “devleti ele geçirme” bir yana, devlet gücüne mesafeli durmayı öngören bir yaklaşımı var. Nursi’ye göre devlet bir “topuz”, din ise bir “Nur.” Ve Nur’a hizmet etmek isteyenlerin ellerine “topuz” almamaları gerekiyor.

Nitekim Gülencileri eleştiren birkaç ayrı yazımda Nursi’nin bu örneğine atıfta bulunmuştum. Nurcu geleneğin Gülencilerden farklı olarak, bir sivil toplum hareketi olarak örgütlenmiş olması da bu açıdan kayda değerdir.

Bu tartışmada gözden kaçırılmaması gereken bir diğer nokta da şu: Türk devletinin yapısı. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu 1923 yılından bu yana liberalizmin “sınırlı devlet” ilkesinin adeta anti-tezi olarak inşa edildi. Devlet, tüm bürokrasi, güvenlik güçleri, eğitim (üniversiteler de dahil), vakıflar üzerinde merkezi bir kontrole sahip, hatta medya ve ekonomi üzerinde de ağırlığı olan dev bir “Leviathan” (Ejderha) durumunda. Devlet bu denli güçlü, merkezi ve belirleyici olunca tüm toplumsal kesimler de onun üstünde etki sahibi olmaya hatta onu ele geçirmeye çalışıyor.

İşte bu nedenle de Gülenci darbe girişimi aslında bir asırdır süren amansız siyasi savaşların sadece yeni bir örneği aslında. Türkiye’de daha önce yaşanan dört askeri darbenin ve başarısız birçok darbe girişiminin sebebi de aynı. Devlet içinde “kadrolaşma” da aynı nedenle Kemalistler, milliyetçiler, sağcılar, Sünniler ve Aleviler gibi hemen her grup tarafından denenmiş bir “milli hırs.”

Tanıdığım en dengeli Türkiye gözlemcilerinden Londra merkezli akademisyen Ziya Meral de temmuzdaki darbe girişimini “Türkiye tarihinde yeni bir devleti ele geçirme rekabeti” diye tanımlayarak altta yatan bu soruna dikkat çekiyor. Meral, ülkenin yüzleşmesi gerek asıl soruyu şöyle tanımlıyor: “Türkiye devleti daha az cazip, kadrolaşmaya daha az açık, daha az mütehakkim, tüm yurttaşlarına eşit davranan, kimliğe göre değil liyakate göre işe alan ve terfi ettiren, hukuk devleti ilkesine saygı gösteren ve hiçbir kliğin hakimiyetinde olmayan bir devlet haline nasıl gelir?”

Bir diğer deyişle karşımızdaki sorun, sadece İslam anlayışıyla değil aynı zamanda “Türk devlet geleneği” ile ilgili. Mesele sadece ilahiyat değil, aynı zamanda siyasi sistem ve kültür. Türk toplumunun ise huzur ve sükun bulabilmek için, bu meselelerin hepsini ciddi, samimi ve yapıcı bir şekilde tartışması gerekiyor. Ancak siyaset hırsı, tehdit algısı ve aciliyet duygusu ne yazık ki böylesi bir milli diyalogun hep önüne geçiyor.

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun

  • Güncellenmiş ve ödüllü Lobicilik Yazı Dizisi
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Özel etkinlikler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Haftalık lobicilik bülteni
Bu bölümlerde bulundu: turkish politics, turkish democracy, political islam, islamists in turkey, gulenists, gulen movement, fethullah gulen

Al-Monitor'un Türkiye’nin Nabzı bölümünün yazarlarından olan Mustafa Akyol, aynı zamanda International New York Times ve Hürriyet Daily News gazetelerinde düzenli yorum yazıları yazmaktadır. Akyol’un makaleleri, Foreign Affairs, Newsweek, Washington Post, Wall Street Journal ve Guardian pek çok farklı yayında da yer almıştır. İstanbul’da yaşayan Akyol, Boğaziçi Üniversitesi’nde siyaset bilimi ve tarih okumuştur. Akyol’un İslami liberalizmi savunduğu “Islam Without Extremes: A Muslim Case for Liberty” isimli, Amerikan yayınevi W.W. Norton tarafından Temmuz 2011’de yayımlanan kitabı Financial Times'ın ifadesiyle,  “bir Müslümanın açık sözlü ve zarif özgürlük savunusu”dur.

x

The website uses cookies and similar technologies to track browsing behavior for adapting the website to the user, for delivering our services, for market research, and for advertising. Detailed information, including the right to withdraw consent, can be found in our Privacy Policy. To view our Privacy Policy in full, click here. By using our site, you agree to these terms.

Accept