Türkiye'nin Nabzı

Türkiye Suriyeleşiyor mu?

By
p
Article Summary
Türkiye’nin Kürt çoğunluklu kentlerinde Suriye’dekine benzer bir yıkım meydana getiren ve terörü büyük kentlere yayan çatışmanın ülke içinden durdurulması mümkün görünmüyor.

Türkiye’nin Suriye kenti Kamışlı ile sınır komşusu olan Mardin’in Nusaybin ilçesinde çekilmiş taze bir fotoğraf 5 Haziran’da sosyal medyaya konuldu ve kısa sürede “viral” oldu. Yüksek bir binadan çekildiği anlaşılan fotoğrafın arka planında hemen bütün binaları top ve tank mermileriyle delik deşik edilmiş ve yıkılmış, yolları molozlarla kaplı, viraneye dönmüş ve haliyle de insanları tarafından terk edilmiş bir Nusaybin manzarası vardı. Ön planda ise toz ve toprakla kaplı bir meydanda toplu halde yürüyen 30 kadar Türk askeri, altı zırhlı araç ve meydanı çevreleyen yıkıntılara asılmış büyük boy Türk bayrakları görülüyordu.

Türkiye’de geçen temmuzdan beri yaşanan savaşın eriştiği yıkıcı boyuttan haberi olmayan birinin önüne bu fotoğraf konulsa, pekala Türk ordusunun Suriye’yi işgal ettiğini sanabilirdi. Savaşta yakılıp yıkıldığı bilinen ülke Suriye olduğuna göre ve bir de tabii bir ülkenin ulusal ordusunun, kendi şehrini ağır silahlarla tahrip edip oraya kendi ulusal bayrağını çekebileceği normal insanların aklına gelmeyeceğine göre, fotoğrafın Suriye’de çekildiği doğal olarak düşünülebilirdi.

Bu fotoğrafın Nusaybin’de çekildiğini bilmenin akla getirebileceği bir düşünce ise Türkiye’nin bir bölgesinin giderek Suriyeleştiğidir.

Bu dramatik fotoğraf, ertesi gün sadece Cumhuriyet gazetesinin birinci sayfasında yer aldı. Fotoğrafı manşetine taşıyan gazetenin attığı başlık “Nusaybin yerle bir” idi.

Fotoğrafın altyazısı şöyleydi: “Yüksekova, Sur (Diyarbakır), Cizre, Şırnak. Ve şimdi de Nusaybin. Hepsinde görüntü aynı. Operasyonlar ve çatışmalar sonrası geride kalan yıkık kentler. Mardin Valiliği, Nusaybin ilçesinde sona eren operasyonlarda toplam 70 güvenlik görevlisinin şehit olduğunu ve 495 PKK’lının öldürüldüğünü açıkladı.”

Kürt partisi HDP’nin 2015’teki iki genel seçimde de yüzde 90 seviyesinde oy aldığı 113 bin nüfuslu ilçede güvenlik güçleri tarafından PKK’ya karşı 14 Mart’ta başlatılan ve yaklaşık üç ay süren operasyonların Suriye’dekine benzer bir manzara yaratmasının yüzeyde başlıca iki nedeni vardı:

Bir: PKK’nın özerklik inşası hedefi doğrultusunda Nusaybin’de mevzilenmiş yüzlerce silahlı PKK milisini ilçeden kısa sürede ve az kayıp vererek temizlemek isteyen güvenlik güçlerinin bu amaçla tank, top ve bazen de saldırı helikopteri gibi ağır silahlar kullanması.

İki: PKK milislerinin binalara yerleştirdikleri bombalı tuzaklar nedeniyle artan kayıplar karşısında operasyon bölgelerindeki hemen bütün binaların tank ateşiyle yıkılması.

Bu iki husus, operasyonlarda yakıp yıkılan diğer il ve ilçeler için de geçerliydi elbette. Lakin Nusaybin’deki hasar ve can kaybının daha yüksek olmasının ilçeye özgü nedeni, Suriye’deki sınır komşusu Kamışlı’yı PYD’nin kontrol ediyor olmasıydı... PKK’nın Suriye’deki uzantısı olarak görülen PYD sayesinde Nusaybin’deki örgüt milislerinin Kamışlı’dan belirli bir lojistik destek aldığı belirtiliyor. Direniş bu nedenle uzun sürdü, şiddetli oldu ve yıkım tablosu böylece büyüdü.

Türkiye’nin politikleşmiş Kürt çoğunluklu güneydoğusunun Suriyeleşmesine neden olan derindeki nedenleri ise şöyle izah etmek mümkün:

Bir: PKK’nın silah ve şiddetle yoğurulmuş siyasi kültürü Kürt hareketindeki değişime ayak uyduramadı.

Değişim, Kürt sorununun 2000’lerden itibaren siyasallaşmasına paralel olarak Kürt hareketinin de kitleselleşmesi ve sıklet merkezinin dağlardan kentlere kaymasıyla yaşandı. Bu şartlarda Kürt hareketinin özerklik talebiyle öne çıkması doğaldı.

Lakin siyasallaşma, Kürt sorununun çözümü için dinamik ve hakiki bir barış süreci ile desteklenemediğinden Kürt hareketini bu sayede silahsızlandırmak mümkün olamadı. Silahlı kalan hareketin siyasi kültürü de pek değişmedi. Sonuçta özerklik talebi, şehirlerdeki PKK milislerinin gücü ile desteklenen fiili alternatif iktidar yapılarının inşası ve bunların Türk güvenlik güçlerine karşı gerektiğinde silahla savunulması olarak somutlaştı.

Siyasallaşmış Kürt tabanının çok büyük bir ağırlığa sahip olduğu il ve ilçelerde güvenlik güçlerinin operasyonlarına karşı hendekler ve barikatların arkasında silahlı direnişin başlaması bütün bu özgün koşulların bir araya gelmesinin ürünüdür.

İki: Erdoğan rejiminin PKK’ya karşı 2015’in temmuzunda siyasi bir tercih olarak başlattığı savaşın kent cephesinde polis operasyonlarıyla sonuç alamaması sonucunda ağır silahlı ordu birliklerini savaşa sürmesi...

2013’ün eylül ayında, Ankara’nın sözde barış ve çözüm sürecinde somut adım atmamasını gerekçe göstererek silahlı unsurlarını Türkiye’den çekmeyi askıya alan PKK’nın bu tarihten itibaren kent ve ilçelerde direniş örgütlenmesini derinleştirmeye hız vererek, silah ve patlayıcı yığınağı yaptığını bugünkü çatışmanın ulaştığı dramatik boyutlar da doğruluyor. Ankara’nın istihbarat birimlerinin söz konusu yığınağı yapılırken tespit edememiş olmaları da son derece küçük bir ihtimal.

Erdoğan rejimi, PKK’yla sürdürdüğü “barış ve çözüm süreci”nin bir yandan milliyetçi oyları partisi AKP’den uzaklaştırırken diğer yandan da güneydoğudaki Kürt rakibi HDP’yi güçlendirdiğini gördü ve 7 Haziran seçimlerinde uğradığı yenilgiden sonra PKK’yla savaşı tek parti iktidarını geri almak için bir siyasi tercih olarak benimsedi.

Tankların devlet otoritesini yeniden kurmak adına kentlere ve ilçelere sokulduğu savaş sonucunda bir “Pirus zaferi” kazanıldı. Ortada otorite kuracak ne kent kaldı ne de halk. Kentler yıkıldı, halkları da zorunlu olarak göç etti.

Şimdi Güneydoğu’daki savaşın kırsal alanlarda yoğunlaşması beklenirken PKK da terörünü Türkiye’nin batısındaki büyük kentlere taşıyor.

7 Haziran’da İstanbul’daki tarihi yarımada içinde kalan kalabalık Vezneciler semtinde bombalı araçla bir polis midibüsüne karşı düzenlenen intihar saldırısında altısı polis 11 kişi öldü, 36 kişi yaralandı.

Saldırı 10 Haziran’da “Kürdistan Özgürlük Şahinleri” (TAK) tarafından üstlenildi. TAK’ın PKK tarafından terör eylemlerini üstlenmek için kullanılan bir rumuz olduğu biliniyor.

Türkiye’deki siyasi aktörlerin hiçbiri ülkeyi içine girdiği terör ve iç savaş sarmalından çıkarabilecek konumda değil. En başta da ülkenin en güçlü kişisi Cumhurbaşkanı Erdoğan... PKK’ya karşı başlattığı savaşı sürdürerek örgütün gücünü kontrol edilebilir bir seviyeye indirmesi mümkün görünmüyor. PKK sorununun askeri çözümü örgütün bugün sahip olduğu büyük insan kaynağı, stratejik derinlik ve dış destek potansiyeli göz önüne alındığında imkansıza yakın. Savaşın siyasi yöntemlerle sona erdirilmesi ise Erdoğan başkanlık hedefine bağlı kaldığı sürece olanaksız. Erdoğan ne PKK’ya bunun için gereken siyasi tavizleri verebilir ne de PKK ile anlaşmasının sonucunda milliyetçi oyların partisinden uzaklaşmasını göze alabilir. Bu nedenle de seçmeninin uzayıp gidecek bir savaşa hazırlamak için “Terörle mücadele kıyamete kadar sürecek” diyor; “şehitler tepesi hiç boş kalmayacak” diye konuşuyor.

PKK’nın askeri-politik liderlerinden Murat Karayılan da örgütüne “devrimci halk savaşını daha ciddi şekilde ele alması” için çağrı yapıyor, herhangi bir ateşkes beklentisi içinde olunmaması gerektiği konusunda uyarıyor.

Türkiye’nin ufkunda ateşkes olmadığı için istikrarsızlığın etnik çatışma ihtimaliyle birlikte artması en gerçekçi beklentidir. Türkiye’deki savaşı durdurabilecek yegane gücün, nüfuzunu her iki taraf üzerinde de kullanabilme kapasitesine haiz dış aktörler olduğu görülüyor. Bu faktörün etkin biçimde devreye girebilmesi için ise Türkiye’nin içindeki savaşın büyük güçlerin çıkarlarına ciddi zarar verecek kadar yaygın ve yıkıcı bir hal almasını beklemek gerekecek maalesef.

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun

  • Güncellenmiş ve ödüllü Lobicilik Yazı Dizisi
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Özel etkinlikler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Haftalık lobicilik bülteni
Bu bölümlerde bulundu: turkish army, tak, qamishli, pyd, pkk, nusaybin, kurds in turkey, displacement

Kadri Gürsel, Al-Monitor'un Türkiye’nin Nabzı bölümünün yazarlarındandır. 2016'dan 2018'in eylül ayına kadar Cumhuriyet gazetesinde, daha önce de 2007-2015 yılları arasında Milliyet gazetesinde köşe yazarlığı yapan Gürsel, Türk dış politikası, uluslararası ilişkiler, Türkiye’de Kürt sorunu ve siyasal İslam’ın gelişimi gibi konulara yoğunlaşmaktadır. Gazeteciliğe 1986'da başlayan Gürsel 1997’de Milliyet yayın grubuna katılmış, 1999-2008 döneminde de Milliyet’in dış haberler müdürü olarak çalışmıştır. 1993’ten 1997’ye kadar Fransız Haber Ajansı AFP’de muhabirlik yapan Gürsel, 1995 yılında PKK tarafından kaçırılmış ve bu tecrübesini 1996’da çıkan “Dağdakiler” isimli kitabında anlatmıştır. Gürsel, Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) Yönetim Kurulu üyesidir. Twitter: @KadriGursel

x

The website uses cookies and similar technologies to track browsing behavior for adapting the website to the user, for delivering our services, for market research, and for advertising. Detailed information, including the right to withdraw consent, can be found in our Privacy Policy. To view our Privacy Policy in full, click here. By using our site, you agree to these terms.

Accept