Suriye’de oyunun sonu Halep’te başlayabilir

By
p
Article Summary
Suriye’de yaraların sarılması Halep’ten başlayabilir. ABD müttefiklerince desteklenen silahlı gruplar hilafet peşinde. Kıdemli ÖSO üyesi ABD’nin Suriye’de “suç ortaklığı” konumuna geçtiğini söylerken Hagel’e göre “Esad gitmeli.” açıklaması ABD’nin Suriye politikasını felç etti. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.

Halep’in önemi

Muhaliflerin Suriye barış müzakerelerinde yapacağı al, ver pazarlığı günün sonunda tali bir olay hâline gelebilir. Zira Rusya ve İran destekli Suriye ordusunun İslam Devleti (İD), Nusra Cephesi ve diğer silahlı gruplardan toprakları geri alarak ilerlemesi asıl olay olarak ortaya çıkıyor. Uluslararası Suriye Destek Grubu’nun (USDG) Suriye’de geçişe yapacağı pek çok olumlu katkı küçümsenemez ama savaş alanında kimin kazandığı Viyana veya Cenevre’de masaya kimin oturduğundan çok daha önemli. Dolayısıyla Suriye’de oyunun sonu Avrupa’daki iyi niyetli USDG toplantılarından ziyade Halep’te oynanabilir.

Bu sütunda kasımda da vurgulandığı gibi Suriye’nin kaderini Halep savaşı belirleyebilir. Bu bağlamda Halep’in Suriye ve bölge için önemini gözden geçirmekte fayda var. Suriye’nin en büyük kenti ve ticari merkezi olan Halep, yüksek nitelikli halkı ve kültürü nedeniyle “ışıklar kenti” olarak biliniyordu. Esad ailesi ve onun bilumum simsar ve müesseseleriyle iş yapmanın zorlukları hariç Halep’in geçmişinde gerçek bir baskı ortamı yoktu. Halep, halkın mağdur edildiği bir Humus ya da bir Dara değildi. Bunun böyle olmasını Esadlar bilerek sağlamıştı.

Halep bu bağlamda şeriat ve eşkıyalık ötesinde fazla bir icraat ortaya koymayan terörist ve silahlı grupların gerçekleşmeyen vaatlerini simgeliyor. Muhalefetin Sünni ağırlıklı Halep’e verdiği “senet” mezhepçiydi ve bu da Halep halkının felaketi oldu. Suriye hükümetinin varil bombaları ve amansız kuşatmaları da dayanılmaz koşulları iyice ağırlaştırdı.

Rüzgâr artık tersine dönüyor olabilir. İran ve Rusya destekli Suriye ordusu Halep’i geri almayı başarırsa savaş alanını zaten terk etmekte olan silahlı gruplar ve teröristler doğrudan yenilgiye uğratılmış olacak. Hükümetin zaferi, Humus veya Şam çevresinde kuşatılan silahlı muhaliflerin anlaşmalar yoluyla buralardan çıkmasından çok daha farklı bir olay olacak, çok daha farklı bir etki doğuracak. Halep halkı hükümetin tartışmasız zaferine, silahlı grupların yenilgi ve gidişine tanıklık edecek.

Peki, Sünni kesim de dâhil Şeriat düzeninden ve silahlı çetelerden kurtulan Halep halkı Suriye ordusunu kurtarıcı olarak karşılar mı? Bu önemli bir soru ve bu sorunun yanıtı Zahran Alluş ve İslam Ordusu gibileriyle iş birliği yapanları şaşırtabilir.

Hükümetin Halep’te kazanacağı zafer 2011 öncesi kente yabancı olan mezhepçi zihniyet için de sonun başlangıcı olabilir. Suriye’de yaraları sarmaya başlamak için Halep’ten daha uygun bir kent olamaz. Hükümet Halep’te zafere ulaşırsa ülkenin başka kesimlerinde bu imkânsız savaşı sürdürmek isteyen cihatçı gruplara Batı’dan gelen desteği gerekçelendirmek de zorlaşacak. İD ve El Kaide zaman içinde Libya’ya ya da ABD önderliğindeki koalisyonun darbelerinden, Rus ve İran destekli Suriye ordusundan kaçış sağlayan başka ülkelere kayabilir. Bu süreç hâlihazırda başlamış bile olabilir. Durum gerçekten böyleyse Viyana Bildirisi’nde belirtildiği gibi -- ve de Halep’in geleneğinde olduğu gibi -- birleşik, laik, mezhepçilikten uzak bir Suriye isteyenler sevinç çığlıkları atabilir.

ABD cihatçı gruplara bakışını değiştirmeli mi?

İki yılı aşkındır bu sütunda radikal cihatçı grupları “ılımlı” Suriye muhalefeti adı altında normalleştirme gayretlerine karşı uyarılar yapılıyor. Bu eğilim, 2011’de Cumhurbaşkanı Beşar Esad’a başkaldıran gerçek laik, demokratik muhalefete zarar vermiştir. Kasım 2015’te “sahadaki” etkinliğine rağmen Ahrar El Şam’ın siyasi süreçten dışlanmasını savunmuştuk. Kaldı ki örgütün bu etkinliği de en azından kısmen El Kaide bağlantılı terörist Nusra Cephesi’yle iş birliği yapmasından ileri geliyor. Suriyeli demokratlar, Esad karşıtı mücadelenin mezhepçi boyut kazanmasına aldırmayan bölgesel patronların lütfuna maalesef ki bel bağlayamaz. Öyle ki ABD’nin bazı önemli eski diplomatları bile Ahrar El Şam ve onun gibi gezici cihatçıları barış masasına kabul etmeye hazır. Yeter ki bu gruplar Nusra Cephesi’nden bir nebze taktiksel farklılık sergilesin ve Batı’yla “iş birliğine” yanaşsın.

Bu tutumun ne denli lakayıt olduğunu İslami Cephe çatısı altındaki Ceyş El İslam’ın 25 Aralık’ta Rus hava saldırısında öldürülen lideri Zahran Alluş’un görüşlerini analiz eden Ali Mamouri’nin yazısı da yansıtıyor.

Suudi Arabistan tarafından desteklenen ve geçen ay Suriye muhalefetinin Riyad’daki toplantısına katılan Alluş gerçek anlamda “ileri görüşlü” bir isimdi. “Kıyamet günü” yaklaştığında hilafet devletinin kurulacağını öngörüyordu.

Alluş’un 2013’te yaptığı Şii karşıtı, hamasi bir konuşmayı aktaran Mamouri şöyle yazıyor: “2013’te yayımlanan bir videoda Rakka’nın güneybatısındaki Resafa kentinde 10’uncu Emevi Halifesi Hişam Bin Abdülmelik’in Sarayı denen mekânda konuşan Alluş, Doğu Akdeniz ve diğer Müslüman ülkelerde Emevi hilafetinin yeniden kurulmakta olduğunu müjdeledi. 661 yılından 750 yılına kadar İslam dünyasına hükmeden, Çin’e kadar uzanan bir imparatorluk kuran Emeviler ilk Şiilere zulmetmekle biliniyordu. Şiiler bu yüzden Emevilerden nefret eder ve onlardan uzak dururdu. Alluş videoda şöyle diyordu: ‘Allah’ın izniyle cenabet Şiilerin başlarını Necef’e gömeceğiz. Emevilerin şanı onlara rağmen Doğu Akdeniz’e geri gelecek.’ Alluş konuşmasının devamında Hz. Muhammed’le ilgili Sünni kaynaklarda geçen bir kehanete dayanarak Şii karşıtı sözlerine devam ediyordu.”

Geçmişte veya şu an Nusra Cephesi ile iş birliği yapan, Suriye’ye Şeriat getirmek isteyen Ahrar El Şam ve Ceyş El İslam gibi Selefi muhaliflerin nasıl idare edileceği sorusu ABD’yi uğraştırıyor. Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye savaş sonrası dönemde Suriye’ye bu gruplar üzerinden etki edebileceklerini düşünerek onların barış görüşmelerine katılmasını istiyor. Görüldüğü kadarıyla bu ülkelerin siyasi hedefleri, Suriye’nin “laik” yapısını “temel” unsur olarak kabul eden ve siyasi sürecin sonunda “kapsayıcı, mezhepçi olmayan bir yönetim” öngören Viyana Bildirisi ile pek örtüşmüyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mark Toner, 28 Aralık’ta Alluş’un öldürülmesini değerlendirirken Ceyş El İslam’ın savaş yönetimlerine dair “önemli kaygılar” olduğunu söylese de devamında şöyle konuştu: “Ceyş El İslam savaşın siyasi süreçle bitirilmesini destekliyor ve IŞİD’e karşı mücadele ediyor. (…) Dolayısıyla Alluş gibi Ceyş El İslam’da veya başka muhalif gruplarda yer alanları hedefleyen saldırılar, anlamlı siyasi müzakereler ve ülke çapında ateşkese dönük çabaları zorlaştırıyor.”

Öte yandan savaşın bir an önce bitirilmek istenmesi korkunç bedeller düşünüldüğünde anlaşılabilir bir yaklaşım. Savaşı bitirecek ateşkes de sahadaki güçlerle muhatap olmayı gerektiriyor. Ancak bu grupların radikal ideolojileri ve Nusra Cephesi ile iş birliğine açık olmaları barış müzakereleri bir gün gerçekten başlarsa kuzu postu giymiş kurtların masada olması riskini doğuruyor.

Mamouri de bu bağlamda şu tespitte bulunuyor: “Alluş’un yaklaşımında ılımlı diye tarif edilen şey şundan ibaret: O, Batılı ve bölgesel ülkelerle çalışmayı, onlardan yardım almayı kendi kehanetini gerçekleştirmek için kabul ediyor. İD gibi daha radikal gruplar ise bu ülkelerle her türlü ilişkiyi reddediyor. Ancak iki taraf arasındaki bu farklılık temel ilkeler ve nihai hedefler düzeyinde değil geçici taktikler düzeyindedir. Selefi cihatçılıkta yer alan farklı oluşumların hepsi ortak bir nihai hedef için çalışıyor: İslam hilafetini yeniden kurmak. Bu hayali gerçekleştirmek için farklı yöntemler kullandıkları doğru ama ideolojik paydaları ortak. İnsanların yurttaşlık ve düşünsel haklarına kastetmeleri de bunu açıkça ortaya koyuyor. Dolayısıyla siyaseten daha az radikal olan grupların ideolojilerine bakmadan ılımlı olarak tanımlanıp desteklenmesi, anti demokratik uygulamalara, insan hakları ve özgürlük konularının ortadan kalkmasına ve radikal akımların teşvik edilmesine yol açar.”

ÖSO liderinden ABD ve Rusya’ya tepki

Özgür Suriye Ordusu’nda (ÖSO) hukuki danışman olarak yer alan Usame Ebu Zeid, Al-Monitor’da yayımlanan özel mülakatında şu ifadeleri kullandı: “ABD yavaş yavaş tarafsızlık konumundan suç ortaklığı konumuna geçiyor, Esad ve müttefiklerinin Suriye halkını katletmesine izin veriyor. Kuşatma altındaki Madaya’da açlıktan ölüme terk edilen, kimyasal silahlarla öldürülen Suriye halkına karşı korkunç katliamlar işleniyor. ABD politikasının Irak’ta başarısız olması, Orta Doğu genelinde zayıf kalması Suriyelilere büyük bir bedel ödetiyor.”

Mohammed al-Khatieb’in sorularını yanıtlayan Ebu Zeid Suriye’de güvenli bölge kurulmasını savundu ve şöyle devam etti: “ABD, kara birlikleri göndermek zorunda değil. Bizim istediğimiz bu değil. Bizim istediğimiz şu: Esad’ın sivilleri vurması engellensin ve Suriye devrimini destekleyenlere (Türkiye, Katar, Suudi Arabistan) isyancılara nitelikli silah gönderme imkânı tanınsın. ABD’nin destek verdiği Demokratik Suriye Güçleri’nin içinde rejimin milislerinden El Senadid Ordusu yer alıyor. Biz bu güçlere güven duymuyoruz ama onlar elbette ÖSO’ya gelen silahların yüzlerce kat fazlasını alıyor.”

Rus müdahalesi sayesinde farklı silahlı grupların birleştiğini vurgulayan Ebu Zeid sözlerini şöyle sürdürdü: “Ben şahsen yaklaşık iki ay önce Viyana’da Rusya Devlet Başkanı’nın Orta Doğu Özel Temsilcisi Mihail Bogdanov ile görüşmeyi reddettim. Rusya Suriye devriminin komutanı olarak herhalde Esad’ı görüyor. Rusya’nın ÖSO’yu desteklediğini söylemesi gülünç. Tüm olgular bunun tam tersini gösteriyor. Rus hava saldırıları hiç durmadan devam ediyor. Bizim tesislerimizi, bizim mevkilerimizi hedef alıyorlar. Bizim duruşumuz net: Rusya’yla eşgüdüm de iş birliği de yapmayız.”

Ebu Zeid’e göre ÖSO ve onunla birlikte hareket edenler İD’le mücadelede kritik öneme sahip: “ÖSO olmadan İD ortadan kaldırılamaz. Suriye halkını katleden herkesle mücadele etmişliğimiz var. Dolayısıyla ÖSO İD’le savaşırken kimse onun hedeflerini sorgulayamaz. ÖSO’nun projesi tümüyle Suriye kimliklidir. ÖSO’nun amacı başka gündemlere hizmet etmek değil Suriye halkını korumaktır.”

Hagel’in Suriye açıklaması

Barbara Slavin’in aktardığı gibi ABD eski Savunma Bakanı Chuck Hagel bu hafta şu dikkat çekici sözleri sarf etti: “Suriye politikamızda ‘Esad gitmeli’ beyanının bizi kıstırıp felç etmesine izin verdik. (…) Esad hiçbir zaman bizim düşmanımız olmadı.”

Washington’daki Atlantik Konseyi’nde konuşan Hagel, Şam’ın kimyasal silah kullanmasını “kırmızı çizgi” ilan eden Başkan Barack Obama’nın 2013’te sözünde durmayıp Suriye’de hava harekâtından vazgeçmesini de şöyle eleştirdi: “ABD Başkanı bir şey söylediğinde bunun bir ağırlığı olur. (…) Bu tarz beyanlarda bulunup sonra gereğini yapmamak Başkan’ın güvenilirliğini etkiliyor.”

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun

  • Güncellenmiş ve ödüllü Lobicilik Yazı Dizisi
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Özel etkinlikler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Haftalık lobicilik bülteni
Bu bölümlerde bulundu: syrian war, syrian opposition, jihadists, jaish al-islam, jabhat al-nusra, is, aleppo, ahrar al-sham
x

The website uses cookies and similar technologies to track browsing behavior for adapting the website to the user, for delivering our services, for market research, and for advertising. Detailed information, including the right to withdraw consent, can be found in our Privacy Policy. To view our Privacy Policy in full, click here. By using our site, you agree to these terms.

Accept