HDP’nin hızlı yükselişi ve düşüşü

Geçen yıl Halkların Demokratik Partisi’nin seçim başarısına öncülük eden Selahattin Demirtaş şimdi partisinin düşüşüne ön ayak oluyor. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.

al-monitor Halkların Demokratik Partisi (HDP) lideri Selahattin Demirtaş Reuters’a verdiği bir röportaj sırasında soruları yanıtlıyor, 30 Temmuz 2015 Photo by REUTERS/Umit Bektas.
Mustafa Akyol

Mustafa Akyol

@AkyolinEnglish

İşlenmiş konular

selahattin demirtas, peoples' democratic party, pkk, massoud barzani, kurds, kurdistan workers party, autonomy

Oca 4, 2016

Genç ve karizmatik siyasetçi Selahattin Demirtaş’ın liderliğindeki Halkların Demokratik Partisi (HDP), çok değil altı ay önce Türkiye için yükselen bir yıldızdı. PKK’nın hakimiyetindeki Kürt siyasal hareketinden gelen parti, kendisini liberalsol, kapsayıcı ve barışçı bir hareket olarak yeninden tanımlamış ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın artan otoriterliğine karşı bir engel olarak konumlandırmıştı. Bunun sonucunda da 7 Haziran’daki genel seçimlerde gücünü neredeyse ikiye katlayarak, yaklaşık yüzde 13 oranında oy aldı.

Ancak tam da bu başarının ardında, HDP’nin ani yükselişi ani bir düşüşe dönüştü. 1 Kasım’da yapılan erken seçimlerde oy oranı yüzde 10.8’e gerileyen HDP, mecliste sadece beş ay önce kazandığı 80 sandalyeden 21’ini kaybetti. Sonrasında ise geçmişte Demirtaş’a destek veren ya da en azından söylediklerini makul bulan ana akım seküler basının önde gelen sesleri hem ona hem de partiye ağır eleştiriler yöneltmeye başladı. Bu yüzden pek çok yorumcu şu an HDP’nin 2015’in başında yakaladığı fırsatı “heba ettiğini” ve bir daha asla böylesi bir fırsat yakalayamayacağını düşünüyor.

HDP’nin bu iki farklı döneminin çok açık ve basit bir açıklaması var: Hükümet ile PKK arasındaki “barış süreci” Haziran seçimleri öncesinde ağır aksak da olsa halen devam ediyordu. Ancak süreç PKK’nın saldırıları ve devletin bu saldırılara karşılık vermesiyle Temmuz ayında çöktü ve otuz yıllık çatışmalar yeniden başladı. PKK kısa süre sonra bazı Kürt ilçelerinde “öz yönetim” ilan etti ve güvenlik güçleriyle savaşını kentlere taşıdı. Sonuç 150’yi aşkın Türk askerinin ve yaklaşık 180 PKK’lının hayatını kaybettiği küçük bir iç savaş oldu. En büyük acıyı ise iki ateş arasında kalan sivil halk çekti. İnsan Hakları Derneği’nin verilerine göre çatışmalarda 260’ı aşkın sivil hayatını kaybetti, 750 kişi de yaralandı.

Peki barış süreci neden çöktü ve Türkiye niçin yeniden kanlı çatışmalara sahne oldu? Doğal olarak, PKK iktidarı, iktidar da PKK’yı sorumlu tutuyor. Ben ise her iki tarafın da sorumluluk taşıdığını, dahası Suriye’deki iç savaşın Türkiye’ye ”taşmasının” da büyük rol oynadığını düşünüyorum.

Ayrıca belirtmek gerek ki, bu, Batı medyasının sık sık iddia ettiğinin aksine Türkiye ve “Kürtler” arasında bir savaş değil, Türkiye ile PKK arasındaki bir savaş. Nitekim, Irak Kürdistanı’nın geleneksel eğilimli lideri Mesud Barzani de bu savaşta Marksist ve “kibirli” PKK’dan ziyade Ankara’ya yakın duruyor.

Sebebi her ne olursa olsun, barış sürecinin çökmesi Türkiye için büyük bir felaket oldu. HDP, bu süreçte iki tarafın da şiddet kullanmasını eleştirerek, barıştan yana yardımcı bir rol oynayabilirdi. Ancak bunu yapmak yerine PKK ile topyekun bir ittifak kurmayı, örgütün başvurduğu şiddeti meşrulaştırmayı tercih etti. Hatta işi örgütün uzun vadeli bağımsız Kürdistan hedefini savunmaya kadar vardırdı. Bu da, HDP’nin geleneksel etnik siyasi tabanı dışındaki cazibesini kaybetmesine neden oldu.

Geçmişte HDP’nin yükselişine öncülük eden Demirtaş bu süreçte yaptığı bir dizi gafla partinin düşüşüne ön ayak oldu. Bunlardan ilki, Demirtaş’ın Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’la 23 Aralık’ta Moskova’da yaptığı görüşmede Türk hava sahasını ihlal ettiği gerekçesiyle 24 Kasım’da düşürülen Rus uçağı konusunda Kremlin’in pozisyonunu desteklemesiydi. Türk-Rus ilişkilerinin son derece gergin olduğu bir zamanda gerçekleşen bu ziyaret ve yakınlık Türk hükümeti tarafından doğal olarak “vatana ihanet” diye tel’in edildi.

Dahası Demirtaş yine Aralık’ta yaptığı bir konuşmada PKK militanlarınca kazılan hendekleri ve örgütün silah zoruyla “özerklik” kurma stratejisini savundu. Kürtlerin özerkliği siyaseten savunma ve talep etme hakları elbette var. Ama bunun için tek taraflı silahlı mücadeleye girişip, bubi tuzaklı barikatlar kurmak başka bir şey. Kaldı ki HDP’nin içindeki bağımsız seslerden Altan Tan’ın açıkladığı gibi, Kürtlerin çoğunluğu kendi adlarına ilan edilen bu “özerklik” için şiddete başvurulmasına karşı.

Demirtaş Diyarbakır’da 27 Aralık’ta düzenlenen Demokratik Toplum Kongresi’nde yaptığı konuşmada ise PKK’nın kazdığı hendekleri daha güçlü bir dille savunarak, Kürt halkını da bunlara destek vermeye çağırdı. “Bu direniş zaferle sonuçlanacak” diyen HDP lideri bu zaferin “belki bağımsız devlet” anlamına gelebileceğini de söyledi.

Silahlı mücadelenin bağımsız bir Kürdistan kuruluncaya kadar süreceğinin habercisi gibi algılanan bu konuşma sadece hükümet destekçilerini değil, HDP’yi hükümete karşı siyasi bir siper olarak gören kimi liberalleri de rahatsız etti. Bu isimlerden biri olan Hürriyet yazarı Ahmet Hakan Coşkun Demirtaş’a hitaben “Kandırdın bizi” diye yazdı.

Öte yandan hükümet Demirtaş’ı “vatana ihanet”le suçlayıp kınarken, yargı da açıklamasındaki “terör propagandası” ve “bölücü” unsurlar nedeniyle hakkında soruşturma başlattı. Bu, kuşkusuz, yanlış bir adım. Demirtaş soruşturma sonucunda dokunulmazlığı kaybeder ve 1990’lardaki Kürt vekiller gibi cezaevine girerse sonuç Türkiye için büyük bir felaket olur. Zira bu, Kürt meselesine ilişkin hayata geçirilen reformların tamamen kenara itildiği ve “eski Türkiye”nin otoriterliğine geri dönüldüğü anlamına gelir, ki böyle bir şey silahlı çatışmaları tırmandırmaktan başka bir işe yaramaz.

Bir başka deyişle, Demirtaş ve diğer HDP’li siyasiler görüşlerini yargı tehdidi olmadan serbestçe dile getirebilmeli. Aksi takdirde “Kürt meselesi”ni silahlı şiddetten kurtararak barışçıl siyasete taşıma konusunda zaten zayıf olan umutlar iyice azalacak. Ancak Demirtaş ve beraberindekiler de PKK’nın sözcüsü gibi davranmanın kendi siyasi projelerine verdiği zararı görmek zorundalar. Bunun bedelini de gelecek seçimlerde ödeyecekler. Zira, muhtemelen, birçok liberal-sol eğilimli Türk’ün yanı sıra, silahları, bombaları, barikatları onaylamayan, huzurlu bir hayattan başka bir şey istemeyen savaş karşıtı Kürtlerin de oylarını kaybedecekler.

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Özel etkinlikler
  • Sadece davet brifingi

Recommended Articles

Irak su meselesinde Türkiye’ye karşı hangi kozları kullanabilir?
Omar al-Jaffal | Su sorunları | Ağu 12, 2020
Suriyeli Kürtlerin petrol hamlesi Türkiye’yi yumuşatabilir mi?
Amberin Zaman | Petrol ve gaz | Ağu 4, 2020
Kürtlerin korkusu: Pençe PKK’nin ötesinde Kürdistan’ı hedef alıyor
Fehim Taştekin | Kürtler ve Kürdistan | Tem 20, 2020
Bağdat Kürtler için Ankara’yla kavgayı büyütür mü?
Fehim Taştekin | | Tem 8, 2020
Barış Pınarı Harekâtı’nın ardından sefalet ve propaganda savaşı devam ediyor
Amberin Zaman | türk-kürt çatışması | May 29, 2020

Recent Podcasts

Featured Video

More from  Türkiye'nin Nabzı

al-monitor
Türkiye Libya’da neden Mısır’ın rolünü kabulleniyor?
Fehim Taştekin | | Eyl 18, 2020
al-monitor
Mali’de Fransız hezimeti Türk’ün hesabına bir zafer mi?
Fehim Taştekin | | Eyl 14, 2020
al-monitor
İthal otomobile sert fren
Mustafa Sönmez | | Eyl 8, 2020
al-monitor
Trablus’taki depremde Türkiye’nin rolü nedir?
Fehim Taştekin | Libya’daki çatışma | Eyl 3, 2020