Türkiye'nin Nabzı

Erdoğan İsrail’le neden normalleşemez?

By
p
Article Summary
Başkanlık rejimine geçiş gündemi nedeniyle Erdoğan, Türkiye ve İsrail arasındaki Mavi Marmara krizinin çözümlenmesi için ileri sürdüğü Gazze ön koşulundan vazgeçmiyor. Ancak bu iki ülkenin doğal gazda işbirliğine gerçek bir engel teşkil etmiyor

Türkiye ve İsrail arasındaki Mavi Marmara krizinin çözümüne dair gelişmelerin yaşanabileceğini düşündüren bir işaret fişeği 13 Aralık’ta Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından atıldı. Erdoğan, Türkmenistan’dan dönerken uçağındaki medya mensuplarıyla sohbeti sırasında, “Türkiye-İsrail yakınlaşması bölge için hayati önem taşıyor” diyerek, İsrail hakkındaki alışılmış olumsuz retoriğinin dışına çıktı. “İki ülke arasındaki ilişkilerin normalleşmesinin tüm bölgenin yararına olduğunu” söyleyen Erdoğan, bunun için öne sürdüğü üç koşulu tekrar etti: Birincisi, İsrail’in Gazze’ye yönelik deniz ablukasını kırmak amacıyla çoğu Türk 590 aktivistle birlikte denize açılan Mavi Marmara gemisine karşı 31 Mayıs 2010’da Akdeniz’in uluslararası sularında operasyon düzenleyen İsrail komandolarının öldürdüğü biri Amerikan vatandaşı 10 Türk aktivist için özür dilenmesiydi. İkincisi, öldürülenlerin ailelerine tazminat ödenmesi, üçüncüsü de İsrail’in Gazze’ye uyguladığı deniz ablukasına son vermesiydi.

Dört gün sonra, İsrail’de yayımlanan Haaretz gazetesi İsrailli üst düzey yetkililere dayandırdığı haberinde, Türkiye ve İsrail’in “aralarında uzun zamandır devam eden krize son vermek ve ilişkilerini normalleştirmek hususlarında uzlaşmayı sağlayacak bir anlaşmanın çerçevesi hakkında anlayış birliğine vardıklarını” yazdı. Haaretz’e konuşan üst düzey yetkiliye göre bu anlaşmanın çerçevesi şöyleydi: Birincisi, İsrail kurbanların yakınlarına tazminat olarak 20 milyon dolar ödeyecekti... İkincisi, iki ülke ilişkilerini “normalleştirecekler” ve karşılıklı büyükelçi atayacaklardı... Üçüncüsü, Türkiye’de Meclis Mavi Marmara operasyonuyla ilgili İsrail ordusu mensuplarına yönelik bütün suçlamaları düşüren bir yasayı onaylayacaktı... Dördüncüsü, Türkiye Hamas’ın ülkedeki faaliyetlerine sınırlama getirecek ve İstanbul’da olduğu söylenen Hamas’ın üst düzey askeri sorumlusu Salih el-Aruri’yi sınır dışı edecekti... Beşincisi de nihai anlaşma imzalanınca iki ülke doğal gaz konusunda Türkiye’nin İsrail’den gaz ithal etmesi ve İsrail gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya ihracı konularında işbirliğini görüşeceklerdi.

Erdoğan’ın açıklamasındaki çerçeve ile Haaretz’e konuşan üst düzey İsrailli yetkilinin çizdiği çerçeveyi üst üste koyunca çakışan unsurların, prensipte önceki yıllarda zaten anlaşılmış olunan tazminat ödenmesi, ilgili yasa ve diplomatik ilişkilerin en üst seviyeye çıkarılması olduğu görülüyor. Burada yeni olan İsrail’in tazminat miktarını 20 milyon dolara çıkmasını kabul etmesi...

Ancak iki çerçeve arasında uyuşmayan ve dolayısıyla mevcut haliyle ortak bir “anlaşma çerçevesi” oluşturmasını önleyen kritik anlaşmazlık konuları söz konusu. Mesela Erdoğan İsrail’in özür dilemesi gerektiğinden bir ön koşul olarak bahsediyordu ama İsrail’in çizdiği çerçevede bu özür konusu yoktu. Muhtemeldir ki İsrail tarafı, Başbakan Netanyahu’nun ABD Başkanı Obama’nın nezaretinde 2013’ün mart ayında dönemin Türkiye Başbakanı Erdoğan ile yaptığı telefon görüşmesinde Mavi Marmara’daki “ölümlere neden olan operasyonel hatadan dolayı” özür dilemiş olmasını yeterli görüyordu. Erdoğan o telefon görüşmesinde bu özrü kabul etmişti... Ya da kabul etmediğine dair herhangi bir ifadesi olmamıştı. Şimdi İsrail’in özrünü neden yeniden ön koşul olarak zikrettiği açıklanmaya muhtaç.

Diğer taraftan Haaretz’deki haberin aksine, “Hamas’ın Türkiye’deki faaliyetlerinin sınırlandırılması ve el-Aruri’nin sınır dışı edilmesi” de Türk tarafının “anlaşma çerçevesi” içinde yer almıyor. 17 Aralık tarihli Hürriyet Daily News’ta yer alan habere göre üst düzeyde bir Türk yetkili Hamas’ın müzakerelerden bağımsız bir güvenlik konusu olarak gerekirse ele alınabileceğini söylüyor.

Türkiye’nin çizdiği çerçevenin içinde olup da İsrail çerçevesinin dışında kalan en önemli husus ise İsrail’in Gazze’ye uyguladığı deniz ablukası. Erdoğan ablukanın kaldırılmasını, iki ülke arasındaki Mavi Marmara krizini sona erdirecek anlaşmanın ön koşulu olarak ileri sürmeye devam ediyor... Erdoğan bu ön koşulu koruyarak Mavi Marmara krizinin çözümünü, İsrail’in Hamas’la olan güvenlik sorununun çözümüne tabi kılmaya da devam etmiş oluyor. Mavi Marmara krizinin çözülmesi için İsrail’in Hamas’la olan probleminin çözülmesini beklemek çok uzun yıllar sürebilir... Dolayısıyla bu gerçekçi olmayan beklentidir ve sadece Türkiye-İsrail siyasi ilişkilerinin mevcut kriz durumunda tutulmasına hizmet etmiştir.

Gazze ve İsrail’deki sorunu izleyenler şu gerçeği teslim ederler: Türkiye’yle ilişkilerinin İsrail için taşıdığı önem, asla Hamas ile olan sorunundan kaynaklanan doğrudan güvenlik tehdidi kadar acil ve kritik değildir. İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ablukaya son vermesinin tek koşulu da bu güvenlik tehdidin son bulması, başka bir ifadeyle Gazze sorununun çözülmesidir. Dolayısıyla bu abluka Türkiye istiyor diye kalkmayacaktır ve Ankara’nın bu gerçeğin farkında olduğundan kuşku duymamak gerekir.

Diğer taraftan Ankara bu abluka ön koşulunu kullanarak isterse İsrail ile olan siyasi ilişkilerini Gazze’deki sorun çözülene kadar şeklen kriz ortamında tutabilir. Bunun için gereken, yönetilebilir bir kriz durumunun iç ve dış politika hedefleri açısından işlevsel olmasıdır. Oysa İsrail’le kriz, AKP’nin Hamas’a odaklanan İslamcı iç ve dış politikasına ancak bir süre hizmet edebildi. Bu süre içinde Gazze neredeyse bir “milli dava” haline getirildi ve İsrail karşıtlığı kadar, sıradan antisemitizm de iktidar sözcüleri ve medyası aracılığıyla Türkiye’deki yeni siyasi kültürün dikkat çekici bir unsurunu oluşturdu.

Buna karşın Mısır’daki 3 Temmuz 2013 darbesi Ankara’nın Hamas odaklı politikalarının zeminini büyük ölçüde ortadan kaldırdı. Diğer yandan Ankara’nın dikkat ve enerjisinin çoğunu Suriye’deki rejimi devirmeye teksif etmesi sonucunda İsrail’le krizi sürdürmenin eski gereği de kalmadı.

Ayrıca, Türkiye’nin doğal gazının yüzde 50’sinden fazlasını ithal ettiği Rusya ile içine girdiği kriz Ankara’ya enerji kaynaklarını çeşitlendirmesinin önemini anımsattığı için yakın geleceğin doğal gaz ihracatçısı İsrail ile ilişkilerini düzeltmesinin önemi de arttı. İsrail’in doğal gazını Türkiye’ye ve Avrupa’ya ihraç etmesi için en makul yolun Kıbrıs karasularından geçecek bir boru hattıyla Anadolu’ya bağlanmak olduğunda neredeyse herkes hemfikir. Bu durumda sormak gerekir: İkili ilişkilerin normalleşmesi İsrail gazının Türkiye’den geçmesinin ön koşulu mudur?

Bu sorunun cevabı “normalleşme”den ne anladığımıza bağlı. Normalleşmeden, iki ülkenin karşılıklı güven esasında ilişki kurarak ekonomik münasebetleri ve siyasi diyaloglarını kurumsallaştırmaları, terörizm ve aşırıcılığa karşı stratejik işbirliğine gitmeleri ve askeri işbirliği yapar hale gelmelerini anlıyorsak, Türkiye-İsrail ilişkilerinde böyle bir normalleşmenin yaşanması için yeni bir dünyanın kurulmasını beklemek gerekebilir.

İsrail ve Türkiye’nin doğal gazda işbirliği yapmaları için ilişkilerini normalleştirmeleri gerekmiyor. Peki, en azından Mavi Marmara krizini çözmeleri de mi gerekmiyor? Aslına bakarsanız, evet, gerekmiyor. Krizi çözmeyip, çözmek için istek ve iyi niyete sahip olduklarını bir “yakınlaşma” havası içinde birbirlerinin kamuoylarına göstermekte mutabık kalmaları yeterli. AKP hükümeti sözcüsü Ömer Çelik’in 20 Aralık’ta İsrail’le kesin bir anlaşmanın olmadığını söylerken, “İsrail devleti ve halkı Türkiye’nin dostudur. Bizim şimdiye kadarki eleştirilerimiz İsrail hükümetinin aşırı ve meşru görmediğimiz davranışlarınadır” diyerek, ılımlı bir tonda konuşması gibi... Mamafih bu üslubun münferit olmakla kalmayıp, yerleşik bir siyasi söyleme dönüşmesi gerekiyor.

Mavi Marmara krizi, patlak verdiği yıl olan 2010’da iki ülke arasında 3,44 milyar dolar olan ticaret hacminin 2014’te 5,83 milyar dolara çıkmasına engel oluşturmadıysa, Türkiye ve İsrail’in doğal gaz konusunda geleceğe şimdiden ortak yatırım yapmaya başlamalarına da engel olmayabilir.

Erdoğan’ın ise daha bir süre Gazze’ye ablukanın kaldırılmasını üçüncü ön koşul olarak tutmaya ihtiyacı olduğu anlaşılıyor. Çünkü kafasında belirli bir tarihte seçim ya da referandumu gerektiren bir anayasal başkanlık rejimine geçiş gündemi var. Bu dönemde Erdoğan, Rusya krizi nedeniyle zor duruma düştüğü için Hamas’ı ve Gazze’yi İsrail doğal gazı için satmış bir lider olarak görülmek istemeyecektir.

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun

  • Güncellenmiş ve ödüllü Lobicilik Yazı Dizisi
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Özel etkinlikler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Haftalık lobicilik bülteni
Bu bölümlerde bulundu: recep tayyip erdogan, presidential system, mavi marmara, israeli natural gas, israeli-gaza border, israel, gaza strip, gaza blockade

Kadri Gürsel, Al-Monitor'un Türkiye’nin Nabzı bölümünün yazarlarındandır. 2016'dan 2018'in eylül ayına kadar Cumhuriyet gazetesinde, daha önce de 2007-2015 yılları arasında Milliyet gazetesinde köşe yazarlığı yapan Gürsel, Türk dış politikası, uluslararası ilişkiler, Türkiye’de Kürt sorunu ve siyasal İslam’ın gelişimi gibi konulara yoğunlaşmaktadır. Gazeteciliğe 1986'da başlayan Gürsel 1997’de Milliyet yayın grubuna katılmış, 1999-2008 döneminde de Milliyet’in dış haberler müdürü olarak çalışmıştır. 1993’ten 1997’ye kadar Fransız Haber Ajansı AFP’de muhabirlik yapan Gürsel, 1995 yılında PKK tarafından kaçırılmış ve bu tecrübesini 1996’da çıkan “Dağdakiler” isimli kitabında anlatmıştır. Gürsel, Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) Yönetim Kurulu üyesidir. Twitter: @KadriGursel

x

The website uses cookies and similar technologies to track browsing behavior for adapting the website to the user, for delivering our services, for market research, and for advertising. Detailed information, including the right to withdraw consent, can be found in our Privacy Policy. To view our Privacy Policy in full, click here. By using our site, you agree to these terms.

Accept