Türkiye'nin Nabzı

Türkiye’deki IŞİD sempatisi neden ciddiye alınmalı?

By
p
Article Summary
İstanbul’daki Türkiye-Yunanistan dostluk maçında Paris’teki IŞİD saldırılarında öldürülenlerin anısına düzenlenen saygı duruşunun taraftarların ıslık ve sloganlarıyla sabote edilmesi dünya için bir uyarı olmalı.

17 Kasım akşamı İstanbul’daki Başakşehir Stadı’nda Türkiye ve Yunanistan milli futbol takımları arasında yapılan özel maç öncesinde Paris’teki IŞİD saldırılarında ölenlerin anısına düzenlenmek istenen saygı duruşunun, bir grup seyirci tarafından ıslıklar, sloganlar ve Allahuekber nidalarıyla sabote edilmesi, birkaç nedenden ötürü geçiştirilmesi mümkün olmayan bir holiganizm olayıydı.

Birincisi bu protesto, Türkiye’de nüfusun bir kesiminin IŞİD’i ve terörizmini onayladığı anlamına geliyordu. İkincisi, yine bu kesimin IŞİD terörizminin kurbanlarına ve onların mensup olduğu topluluklara yönelik tedirgin edici bir yabancılaşma içinde olduğunu gösteriyordu. Bu yabancılaşma, “öteki”ni dışlayan ve sonunda kendisinin de dışlanmasına sebep veren bir kayıtsızlıktan, eyleme dönüşen radikal bir karşıtlığa kadar uzanabilirdi. Nihayet, saygı duruşunda başlayıp Yunanistan milli marşının çalınması sırasında da devam eden bu ıslık ve sloganlar, Türkiye’nin siyasi kültüründe AKP döneminde meydana gelen değişimi de işaret ediyor.

Türkiye’de geniş toplumsal kesimler, 13 yıldır iktidarda bulunan AKP’nin, siyasi liderlik, eğitim, medya, sosyal ağlar, yerel yönetimler, Emniyet ve Yargı kanalıyla ve özellikle de 2011’den bu yana artırarak sürdürdüğü sistemli ve çok boyutlu bir İslami muhafazakârlaştırma projesinin güçlü etkisi altında bulunuyor. 2011 tarihi bir rastlantı değil. AKP 2011’deki seçimde yüzde 50 oy alarak özgüvenini artırdı; 2011’de ordu içindeki Kemalistleri tasfiye etti ve Suriye’deki Esad rejimini yıkmayı hedefleyen dış politikayı 2011’de uygulamaya koydu.

Artık bir Erdoğan rejimine dönüşmüş bulunan AKP iktidarı döneminde izlenen toplum mühendisliğinin amacı Türkiye’yi kalıcı biçimde dönüştürmek ve bu şekilde gücü konsolide etmektir. Ana hatlarıyla İslamcı, Sünnici ve Osmanlıcı olarak nitelendirilebilecek bu yeni siyasi kültürün yan ürünleri arasında İslamcı radikalleşme de bulunuyor.

17 Kasım akşamında, AKP’nin İstanbul’daki kalelerinden Başakşehir ilçesindeki aynı adlı statta saygı duruşuna karşı düzenlenen ıslıklı tekbirli protesto eylemi, sözünü ettiğimiz bu radikalleşmenin tezahürlerinden biridir. Cumhuriyet gazetesi bu eylemin stada biletsiz sokulan AKP Gençlik Kolları üyeleri tarafından başlatıldığını ve ardından tribünlere yayıldığını yazdı. Neticede, sorunun kaynağının mevcut iktidarda olduğunu gösteren bir haberdi bu...

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 18 Kasım’da televizyondan canlı yayımlanan açıklamalarında olaya gösterdiği tepki de aynı kaynağı farklı biçimde işaret ediyordu. Çok enteresandır, Erdoğan tepkisini Yunanistan milli marşının ıslıklanmasına yöneltti ve saygı duruşunun sabote edilmesini geçiştirdi. İşte söyledikleri: “Bakıyorsunuz orada saygı duruşu, saygının duruşunun ardından istiklal marşlarına geçiliyor. Orada tabii birkaç yüz olabilir herhalde kendini bilmez ıslıklamaya başlıyor. Bu olacak bir iş değil. Biz bir ülkenin istiklal marşına karşı saygı gösteremeyecek kadar tahammülsüz bir millet değiliz. Bu milletin genlerinde bu yok. Aynı şeyi bize karşı başkaları yapsa biz buna nasıl bakarız? Dinlersin sakin bir şekilde olur biter.”

Erdoğan’ın Paris’teki IŞİD saldırısında ölenler için yapılan saygı duruşunun ıslıklanmasını kınamaktan kaçınması, bir rastlantı olarak mı görülmelidir? Öyleyse, aynı Erdoğan’ın 10 Ekim’de Ankara’da IŞİD’e atfedilen intihar saldırısında öldürülen 102 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının anısına, yine Türkiye’deki bir milli maçta yapılan saygı duruşunu ıslıklayanları kınamamış olması da mı bir rastlantıdır?

Evet, Türkiye’deki maçlarda IŞİD kurbanları anısına yapılan saygı duruşlarının tribünler tarafından sabote edilmesi ilk kez yaşanmıyordu. 13 Ekim’de orta Anadolu kenti Konya’da oynanan Türkiye-İzlanda milli maçının öncesinde, Ankara’da öldürülenler için düzenlenen saygı duruşu da kalabalık bir seyirci grubunun ıslıklı ve yuhalamalı protestolarıyla gölgelenmişti. Ve Erdoğan’ın Konya’daki bu hadiseyi herhangi bir biçimde kınadığına dair bir kayıt bulunmuyordu.

İstanbul ve Konya’daki statlarda bir ay arayla yaşanan bu iki protestonun tek ortak özelliği Erdoğan tarafından kınanmamış olmaları değildir.

İstanbul’da anılmak istenen kurbanların Batılı olmasından yola çıkarak, bu protestoda Türkiye’de yine rejimin toplum mühendisliği sonucunda tırmanışa geçen Batı karşıtlığının rol oynadığını varsaymakla yetinemeyiz. O zaman Konya’daki durumu nasıl açıklayacağız? Orada anılmak istenenler Batılı değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşlarıydı. Çoğunlukla da Kürt ve Alevi’ydiler.

Erdoğan’ın kınamadığı iki protesto da IŞİD’in ve terörünün kınanmasına karşı yapılmıştı. Paris ve Ankara’daki kurbanların kimliklerine karşı ayrı ayrı beslenen bir husumetin her iki olayda dışa vurduğunu varsaysak bile bunun bu kadar rahatça ifade edilebilmesinin asgari ön koşulu IŞİD’le alakalı herhangi bir itirazın söz konusu olmamasıdır. Tabii kabul etmek gerekir, bugünkü Türkiye’de Batı ve Alevi karşıtlığıyla IŞİD sempatisi, birbirini besleyen, karşılıklı neden-sonuç ilişkisi oluşturan tutumlardır.

20 Temmuz’da Suruç’ta 32, 10 Ekim’de Ankara’da da 102 olmak üzere toplam 134 TC vatandaşının IŞİD’e atfedilen terör saldırılarında öldürülmelerinden sonra bu IŞİD sempatisinin ne durumda olduğunu saptayan güvenilir araştırmalar henüz yapılmış değil. Bir fikir vermesi açısından Marshall Fonu tarafından 4 Temmuz ile 13 Temmuz 2015 tarihleri arasında Türkiye’nin 16 ilinde 1018 denek nezdinde yüz yüze görüşme yöntemi ile yürütülen Türk Algısı Araştırması (Turkish Perception Survey) anımsatılabilir. Buna göre IŞİD’in terör örgütü olmadığını düşünenlerin oranı yüzde 6,6, Türkiye’ye bir tehdit oluşturmadığını söyleyenlerin oranı da yüzde 15,6 olarak saptanmış. IŞİD söz konusu olduğunda bu oranlar Sünni çoğunluklu 75 milyonluk bir ülke için gerçekten de yüksektir.

Türkiye’de IŞİD’e atfedilen şimdiye kadarki bütün bombalı saldırıların faillerinin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaları da yerli insan kaynağından terörist devşirme hususunda sıkıntı çekilmediğini ortaya koyuyor. Statlardaki IŞİD’e sempati gösterileriyle intihar saldırıları arasındaki ilişki böyle oluşuyor.

Erdoğan ise sorunun kaynağı olarak yine Batı’yı gösteriyor. 18 Kasım’daki televizyon mülakatında şunları söylemişti: “Türkiye’de şu anda DAİŞ militanı yok’ diye bir iddianın içinde değiliz. Fransa’dan, İngiltere’den, Almanya’dan Suriye’ye gelen yabancı savaşçılar var. (...) Bize bazı şeyler bildirilmiş olsa bu bizden Suriye’ye geçemez. Bize bilgi gelmezse ne yapacağız? Turistik giriş çıkışı engelleyebilir misin? Ondan sonra ‘Seyahat hürriyeti Türkiye’de yasaklanmıştır’ diye bağıracaklar.” Bu sözleriyle Erdoğan, uluslararası cihatçıların Türkiye sınırlarından geçişlerinin sorumluluğunu da Batı’ya yüklemiş oluyor.

Evet, Erdoğan’ın dediği gibi Türkiye’de “DAİŞ militanı” var ama bunların çoğunluğu belli ki Türkiye vatandaşı. Türkiye’nin IŞİD sorunu ise hem rejimin iç siyasetinden hem de IŞİD’in Türkiye içinde örgütlenip savaşçı devşirmesine imkân vermiş olan Suriye politikasından kaynaklanıyor.

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun

  • Güncellenmiş ve ödüllü Lobicilik Yazı Dizisi
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Özel etkinlikler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Haftalık lobicilik bülteni
Bu bölümlerde bulundu: turkey's middle east policy, turkey, syrian conflict, recep tayyip erdogan, paris attack, is

Kadri Gürsel, Al-Monitor'un Türkiye’nin Nabzı bölümünün yazarlarındandır. 2016'dan 2018'in eylül ayına kadar Cumhuriyet gazetesinde, daha önce de 2007-2015 yılları arasında Milliyet gazetesinde köşe yazarlığı yapan Gürsel, Türk dış politikası, uluslararası ilişkiler, Türkiye’de Kürt sorunu ve siyasal İslam’ın gelişimi gibi konulara yoğunlaşmaktadır. Gazeteciliğe 1986'da başlayan Gürsel 1997’de Milliyet yayın grubuna katılmış, 1999-2008 döneminde de Milliyet’in dış haberler müdürü olarak çalışmıştır. 1993’ten 1997’ye kadar Fransız Haber Ajansı AFP’de muhabirlik yapan Gürsel, 1995 yılında PKK tarafından kaçırılmış ve bu tecrübesini 1996’da çıkan “Dağdakiler” isimli kitabında anlatmıştır. Gürsel, Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) Yönetim Kurulu üyesidir. Twitter: @KadriGursel

x

The website uses cookies and similar technologies to track browsing behavior for adapting the website to the user, for delivering our services, for market research, and for advertising. Detailed information, including the right to withdraw consent, can be found in our Privacy Policy. To view our Privacy Policy in full, click here. By using our site, you agree to these terms.

Accept