Türkiye'nin Nabzı

Başkan mı, sultan mı, yoksa halife mi?

By
p
Article Summary
Türkiye’de bazı kesimlerin başkanlık sistemine bir hükümet sistemini fazlasıyla aşan anlamlar yüklemesi, bu konudaki kaygıları daha da artırıyor.

“Seni başkan yaptırmayacağız.” Bu, Kürt yanlısı HDP ve onun lideri Selahattin Demirtaş’ın 7 Haziran 2015 seçimlerinden önce her seçim meydanında tekrar ettiği ve belki de bütün seçim sürecine damgasını vuran slogan oldu. Slogan o kadar etkili oldu ki, HDP’nin yüzde 10 seçim barajının altında kalması halinde AK Parti’nin anayasayı değiştirip Türkiye’yi başkanlık rejimine geçireceğinden korkan hatırı sayılır bir seçmen kitlesi, ilk defa bu partiye oy vererek, onu yüzde 13,2 oy oranıyla parlamentoya taşıdı.

“Sen” denilerek kastedilen hiç şüphesiz ki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan başkası değildir. Erdoğan uzun süreden beri Türkiye’nin parlamenter hükümet sistemine son vererek, başkanlık hükümeti sistemine geçmesi gerektiğini savunuyor. Türkiye’de hatırı sayılır bir kesim de, başkanın olağanüstü yetkilerle donatıldığı bu “Türk usulü” başkanlık rejimini geriye dönüşü olmayan bir diktatörlük kurulmasının ilk adımı olarak görüyor.

Nitekim 7 Haziran 2015 seçimlerinde AK Parti’nin rekor düzeyde oy kaybetmesiyle, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu seçimleri başkanlık sistemi konusunda bir tür halk oylaması gibi sunması arasında bir bağlantı varmış gibi görünüyor. 1 Kasım 2015 erken seçiminden önce AK Parti kurmaylarının başkanlık sistemini bir daha ağızlarına almamaları onların da benzer bir çıkarım yaptıklarını düşündürüyor.

Ancak AK Parti’nin 1 Kasım 2015 seçimlerinde yüzde 49,41 oy olarak büyük bir zaferle çıkması, başkanlık rejimine ilişkin tartışmayı tekrar ve büyük bir hızla ülke gündemine taşıdı. Seçimlerin hemen ardından AK Parti’nin değişik düzeylerdeki temsilcilerinden başkanlık rejiminin tartışmaya açılması gerektiğine ilişkin beyanlar geldi. Başkanlık rejiminin bir referandum konusu yapılacağına ilişkin en net açıklama ise 1 Kasım seçim sonuçlarını değerlendiren Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’dan geldi. Kalın, 1 Kasım seçim sonuçlarını da dikkate alarak konunun millete sorulacağını ve bir karara varılacağını söyledi.

Ancak bir anayasa değişikliği önerisini referanduma sunabilmek için 330 milletvekilinin bu yönde oy kullanması gerekiyor. AK Parti’nin ise aldığı yüksek oy oranına rağmen parlamentoda 317 milletvekili bulunuyor.

7 Haziran seçimlerini “Seni başkan yaptırmayacağız” sloganı ile kazanan HDP’nin 1 Kasım seçimlerinden sonra sözcüleri aracılığıyla yaptığı çeşitli açıklamalarda “başkanlık sistemini tartışmaya açık” olduklarını söylemesi, başkanlık sistemine ilişkin pazarlık ve görüşmelerin barış sürecine dönülmesi ve Öcalan’ın ev hapsine çıkması gibi konularda anahtar rolde olacağını gösteriyor.

Kürt sorunu konusunda bir pazarlık aracı olabilecek olması başkanlık sisteminin Türkiye’de demokrasiye bir katkıda bulunacağı anlamına gelmiyor. Daha önce AK Parti’nin Meclis Anayasa Komisyonu’na sunduğu taslaktan da görüleceği üzere bu başkanlık sistemi oldukça Türkiye’ye özgü ve başkana belki de hiçbir ülkede olmayan yetki ve görevler veriyor.

Türk tipi başkanlık sisteminde başkanın kararname çıkarma yetkisi bulunuyor. Bu da aslında fiilen yasama ve yürütmenin aynı elde toplanması anlamına geliyor. AK Parti’nin başkanlık sistemi taslağında meclisin yasa çıkarma yetkisi olsa da başkanın bu yasaları veto etme hakkı bulunuyor. Başkan bir kere veto ettiği zaman meclisin aynı yasayı tekrar kabul edebilmesi için üye tam sayısının beşte üç çoğunluğunun lehte oy kullanması gerekiyor. Başkanın meclisi feshetmekten, yüksek mahkemelerin üyelerinin yarısını atamaya kadar ciddi yetkileri bulunuyor. Bakanlar başkan tarafından atanıyor. Diğer başkanlık sistemlerinden farklı olarak AK Parti’nin önerdiği sistemde başkanlık ve meclis seçimleri aynı günde yapılıyor.

Prof. Dr. Levent Köker, başkanlık seçimi ile meclis seçimlerinin aynı gün yapılmasının başkan ve yasama çoğunluğunun aynı siyasi eğilimden olmalarını sağlamayı amaçladığını söylüyor. Türkiye’nin en ünlü anayasa hocalarından birisi olan Prof. Ergun Özbudun da AK Parti’nin başkanlık sistemi hakkında oldukça kaygılı konuşuyor. Özbudun’a göre AKP’nin önerisi “hiçbir denge ve denetim sistemine yer vermeyen bir tek adam yönetimi” getiriyor.

AK Parti’nin önerdiği başkanlık sistemini sadece kâğıt üzerindeki bazı teorik hükümleri analiz ederek değerlendirmeye çalışmak çok da kullanışlı bir analiz yöntemi olmayabilir. Türkiye’de son yıllarda korkunç bir hal alan medya özgürlüğü ve giderek zayıflayan yargının bağımsızlığı gibi faktörler göz önüne alındığında sistemin merkezine oturtulan bu “güçlü adamı” kimin nasıl denetleyip sınırlandıracağı cevapsız bir soru olarak ortada duruyor.

Hele hele Türkiye’de bazı kesimlerin bu başkanlık sistemine bir hükümet sistemini çok fazlasıyla aşan anlamlar yükledikleri görüldüğünde, kaygılar daha da çok artıyor. Örneğin, İslami kesimin önemli sözcülerinden ve hükümete yakın Yeni Akit gazetesinin yazarı olan Abdurrahman Dilipak’ın başkanlık sisteminin ne anlama geldiğine ilişkin olarak Kanada’da yaptığı bir konuşmada sarf ettiği sözler çok dikkat çekiciydi. Dilipak bu toplantıda Erdoğan’ın başkan seçilmesi halinde “halife olacağını” ve başkanlık sarayındaki odaların da hilafete bağlı milletlerin temsilcilerine verileceğini söylüyordu.

1 Kasım sonrasında yapılan bir kamuoyu anketi Türkiye’de başkanlık rejimini destekleyenlerin oranının yüzde 31, parlamenter sistemde kalınmalı diyenlerin oranının ise yüzde 57 olduğunu gösteriyor. AK Parti’nin, başkanlık sistemini kampanyasının merkezine aldığı 7 Haziran seçimlerinde yaşadığı yenilgi de Türkiye toplumunun geniş kesimlerinin başkanlık rejimine çok sıcak bakmadığını açıkça ortaya koymuştu.

Bu açıdan bakıldığında, 1 Kasım seçimlerinden kısa bir süre önce Koza İpek Grubu’na yapılan polis baskını, bu holding bünyesinde bulunan Bugün gazetesi, Millet gazetesi, Bugün televizyonu ve Kanaltürk’ün kayyum idaresine geçirilip kısa sürede bir AK Parti propaganda aracına dönüşmeleri başka bir okumaya tabi tutulabilir mi?

Erdoğan’ın ve AK Parti’nin başkanlık sistemine geçiş konusundaki hırsları, Türkiye’de giderek zayıflatılmış ve oksijen çadırında yaşayan muhalif yayın organlarının daha da fazla ezilmesiyle sonuçlanabilir mi? Son zamanlarda medya üzerinde uygulanan muazzam baskı ile başkanlık sistemi için yapılacak bir referandumdan önce çatlak seslerin duyulmasının istenmemesi arasında bir ilişki olabilir mi?

Görüldüğü gibi Türkiye’de “başkanlık sisteminin” yeniden gündeme gelmesi ciddi bir tartışmanın fitilini ateşliyor ve pek çok yeni soru işaretini gündeme getiriyor.

Bu bölümlerde bulundu: turkish democracy, presidential system, media freedom in turkey, kurds in turkey, hdp, elections, caliphate, akp

Orhan Kemal Cengiz, insan hakları alanında çalışan bir avukat ve köşe yazarıdır. Cengiz, Türkiye’de işkencenin önlenmesinden zihinsel engellilerin haklarına kadar geniş bir alanda faaliyet gösteren İnsan Hakları Gündemi Derneği’nin başkanlığını yapmıştır.

x

Cookies help us deliver our services. By using them you accept our use of cookies. Learn more... X