Türkiye'nin Nabzı

“Allah, millet ve tarih” Ak Parti’den yana mı?

By
p
Article Summary
Başbakan Ahmet Davutoğlu’na göre “Allah, millet ve tarih” iktidar partisinden yana olduğuna göre, muhalefet bu kutsal üçlemenin karşısında mı? İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.

7 Haziran genel seçimleri yaklaşırken ülkenin siyasi atmosferi de giderek gergin ve gürültülü bir hal alıyor. Tüm partiler kampanyaları için ellerinden geleni yapıyor ama bilhassa istediği gibi kullandığı sınırsız devlet imkanları sayesinde içlerinden iktidar partisinin öne çıktığını belirtmek lazım. Bir diğer yakıcı nokta ise Ak Parti’nin ilk yıllarındaki kucaklayıcı ve güleryüzlü söylemin yerini ayrıştırıcı ve öfkeli bir üslubun almış olması.

Son olarak, Başbakan Ahmet Davutoğlu bunun çarpıcı bir örneğini sundu. Davutoğlu önce Denizli'de ardından gittiği diğer bazı kentlerdeki konuşmalarda vurgulu bir şekilde şu ifadeyi kullandı: “Allah, millet ve tarih bizden yanadır”. Bu, sadece şairane bir üçleme değildi. Aynı zamanda, en azından liberal bir bakış açısından Ak Parti söylemindeki sorunun çarpıcı bir örneğiydi.

İlk olarak, üçlemenin birinci unsurunu ele alalım: Allah. “Allah bizden yanadır” iddiası tarih boyunca pek çok din ve mezhep tarafından kullanılmış tipik bir söylemdir elbette. Aynı iddiayı bir siyasi parti dile getirdiğinde işler değişir. Zira din ve mezhepler tanımları itibarıyla inanca dayalı topluluklarken, dünyevi örgütlenmeler olarak görülen siyasi partiler daha kanıtlanabilir iddialarda bulunmak zorundadırlar. (Örneğin bir partinin “işsizliği azalttık” iddiası istihdam verileriyle kanıtlanabilir; ama “Allah bizden yanadır” gibi bir iddiayı kanıtlamanın hiçbir yolu yok.)

Buradaki tek sorun, seküler okuyucuların hemen hükmedeceği gibi, “dinin siyasetin içine fazlaca girmiş olması” değil. Asıl sorun, dinin siyasi fayda uğruna araçsallaştırılması ve istismar edilmesidir. Ne yazık ki, bu, istismarı oldukça cazip olan bir kaynak, zira “Allah bizim yanımızdadır” demek dolaylı olarak diğer siyasi partileri sadece o partiye değil Allah’a karşı konumlandırmak anlamına da geliyor. Nitekim, tanınmış bir Ak Parti’li yorumcu bir süre önce “Erdoğan’a oy vermeyenler imansızdır” demişti. Geçen hafta ise sıradan bir Ak Parti seçmeni “Ak Parti’ye oy vermek farzdır, oy vermeyen kafir olur” diye bir inci döktü.

Peki Allah'ı istismar etmeden O'na atıf yapmanın başka bir yolu olabilir mi siyasette? Muhtemelen evet. Örneğin “Allah bizim yanımızdadır” yerine Abraham Lincoln’un ABD’deki sivil savaş öncesinde yaptığı şu konuşmaya benzer bir şeyler söylenebilir: “Efendiler, benim derdim Tanrı’nın bizim yanımızda olup olmaması değil, en büyük derdim bizim Tanrı’nın olduğu tarafta olup olmadığımızdır”.

Buradaki büyük fark, Tanrı’ya kendini haklı çıkarmak için atıfta bulunmakla kendini sorgulamak için atıfta bulunmak arasındaki farktır. Ak Parti söylemi, ne yazık ki, ilk yaklaşımı benimsemiş gibi görünüyor.

Davutoğlu’nun üçlemesindeki ikinci unsur olan “millet” de Ak Parti söylemindeki bir diğer temel soruna işaret ediyor. Zira Ak Parti, seçim zaferlerine bakarak, “bütün millet”in kendi arkasında olduğunu varsayıyor. Dolayısıyla, muhalefet partilerini “milli irade”yi karşılarına alan millet muhalifleri (hatta hainler) olmakla suçluyor. Bu, "çoğunlukçuluk" denen problemli demokrasi anlayışının çok abartılı bir örneği.

Çoğunlukçu "millet" algısının derinliklerinde yatan kültürel zeminin geleneksel İslami "millet" kavramı olduğunu sezinlemek zor değil. Öyle ki, buna göre Ak Parti’nin gözünde tüm hakiki Müslümanlar partiyi destekliyor, muhalifler ise sürekli hor görülen “beyaz Türkler”, solcular, Kemalistler ve bir şekilde Batı tarafından ayartılmış diğer kitlelerden ibaret. (Nitekim partinin ideologlarından Etyen Mahçupyan, son yazılarından birinde Ak Parti vizyonunun toplumun diğer kesimlerine göre daha “otantik” olduğunu ileri sürerek bu görüşün biraz daha parlatılmış bir versiyonunu dile getirdi. "Bu memleketin asıl sahipleri" edebiyatına katkıda bulundu.)

Liberal yaklaşım ise, elbette Türkiye toplumundaki tüm siyasi ve kültürel eğilimlerin eşit ölçüde meşru görülmesini ve “millet”in bu çoğulcu bir yapının toplamı olarak kabul edilmesini gerektirir.

Aslında hazindir ki, Ak Parti de ilk yıllarında bu liberal bakış açısını destekler gibi görünüyordu. Ancak iktidarını sağlamlaştırdıkça tekçi (monist) bir millet anlayışını yansıtmaya başladı. Bu, Kemalist seleflerinin yıllarca dayattığı tekçi millet anlayışının sadece başka bir versiyonuydu.

Üçlemenin son unsuru olan “tarih” de liberal bakış açısından oldukça sorunlu. Zira burada söz konusu olan tarihe olan entelektüel bir ilgi ya da “tarihin doğru tarafında olma” çabası değil, Bunun ötesinde, tarihin belirli bir siyasi ütopya doğrultusunda seyrettiğine ilişkin bir inanışla karşı karşıyayız.

Geçen asrın büyük liberal düşünürlerinden Karl Popper, “Tarihsiciliğin Sefaleti” isimli baş yapıtında tam da buna değinir. Popper’a göre Marksizm gibi totaliter ideolojilerin temel bir özelliği, tarihin kaçınılmaz ve belirli bir hedefe doğru ilerlediği varsayımıdır. Bu anlayışın doğal sonucu olarak da bu hedefi hayata geçirenler iktidar olmaya daha fazla hakı sahibidirler. Popper'e göre bu “tarihsicilik” fikri çoğunlukla “yeni insanın şekillendirilmesi” projelerini de beraberinde getirir.

Ak Parti söylemi kuşkusuz Marksizm kadar kompleks ve katı bir ideoloji değil, ancak yine de Popper’ın Marksistlerde gördüğü “tarihsicilik”in bazı unsurlarını barındırıyor. Zira son bir kaç yıldır sürekli Ak Parti’nin “asırlık bir parantezi kapatıp tarihi bir dönüşüme öncülük ettiğini” duyuyoruz. Söyleme göre iktidar bunu Türkiye’de Kemalizm’i, Orta Doğu’da da “Sykes-Picot düzenini sona erdirerek” yani Arap dünyasında yeni bir modele önayak olarak yapıyor. Böylesine olağanüstü şanlı dönemlerde “basın özgürlüğü” ya da “hukukun üstünlüğü” gibi liberal ayakbağlarına doğal olarak fazla kulak asılmıyor. Zira Marksist kökenli Mahçupyan’dan da öğrendiğimiz üzere, devrimler zaten hukukun üstünlüğüne riayet etmek yerine kendi hukuklarını yaratırlar.

Ak Parti’nin ideolojik söylemindeki bu tablo, tam da partinin gözünde “tarihi” olan seçimlerin arefesinde keskinleşiyor. Zira 550 sandalyeli parlamentoda 330 milletvekilliğini kazanabilirlerse yeni bir anayasa yapıp, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bu “devrim”in devamı için gereken sınırsız ve denetimden azade bir iktidar sunulabilecek. Ancak ben liberalim diyen herkes, kıymeti kendinden menkul bu siyasi kibir ve ihtirasa derin bir ihtiyatla yaklaşmalı.

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun

  • Güncellenmiş ve ödüllü Lobicilik Yazı Dizisi
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Özel etkinlikler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Haftalık lobicilik bülteni
Bu bölümlerde bulundu: religion, recep tayyip erdogan, opposition, justice and development party, islam, elections, akp

Al-Monitor'un Türkiye’nin Nabzı bölümünün yazarlarından olan Mustafa Akyol, aynı zamanda International New York Times ve Hürriyet Daily News gazetelerinde düzenli yorum yazıları yazmaktadır. Akyol’un makaleleri, Foreign Affairs, Newsweek, Washington Post, Wall Street Journal ve Guardian pek çok farklı yayında da yer almıştır. İstanbul’da yaşayan Akyol, Boğaziçi Üniversitesi’nde siyaset bilimi ve tarih okumuştur. Akyol’un İslami liberalizmi savunduğu “Islam Without Extremes: A Muslim Case for Liberty” isimli, Amerikan yayınevi W.W. Norton tarafından Temmuz 2011’de yayımlanan kitabı Financial Times'ın ifadesiyle,  “bir Müslümanın açık sözlü ve zarif özgürlük savunusu”dur.

x

The website uses cookies and similar technologies to track browsing behavior for adapting the website to the user, for delivering our services, for market research, and for advertising. Detailed information, including the right to withdraw consent, can be found in our Privacy Policy. To view our Privacy Policy in full, click here. By using our site, you agree to these terms.

Accept