Ermenilere yapılan etnik temizlik İslam’dan mı kaynaklandı?

Türkiye toplumu Ermenilere yapılan etnik temizliğe biraz daha empatik bir bakış açısı geliştirecekse bu, dışarıdan gelen bir baskıyla değil, otantik değerleri temel alan samimi bir öz eleştiri sayesinde olur, tıpkı İslam’ın da öngördüğü gibi...

al-monitor .
Mustafa Akyol

Mustafa Akyol

@AkyolinEnglish

İşlenmiş konular

turkish politics, turkish-armenian relations, ottoman empire, muslim-christian relations, armenian issue, armenian genocide

Nis 9, 2015

Osmanlı İmparatorluğu 1915 yılında, yani Birinci Dünya Savaşı’nın tam ortasında Anadolu’da yaşayan tüm Ermenileri doğu Suriye’ye sürgün etmek gibi talihsiz bir karar aldı. Bir gecede yurtlarını terk etmek zorunda bırakılan Ermenilerin çoğu, belki de bir milyon insan, açlık, hastalıklar ve yerel halkın yaptığı katliamlar nedeniyle yolda öldü. Bu muazzam trajedinin bugün hatırlanmayı ve anılmayı hak ettiğine şüphe yok. Biz Türklerin bu konuya geçmiş yüzyılda yaklaştığımızdan çok daha büyük bir empatiyle yaklaşmak zorunda olduğumuza da kuşku yok.

Osmanlı Ermenilerinin başına gelenlerin tanımına ilişkin büyük bir tartışma olduğu malum. Ermeniler, pek çok Batılı gibi, o meşhur terimi kullanıyor: Soykırım. Türklerin çoğu ise çok daha masumane bir terim olan “tehçir” ya da “sürgün”de ısrarlı. Bense daha orta bir noktayı seçiyor ve “etnik temizlik” terimini tercih ediyorum. (Etnik temizlik belirli bir etnik kimliğin belirli bir coğrafi bölgeden temizlenmesi, soykırım ise o kimliğe mensup insanların imhası hedefini ima ediyor. Bir karşılaştırma yapmak için, Osmanlı devletinin Ermenileri yalnızca Anadolu’dan sürerken, Nazilerin Yahudileri tek tek yok etmek için her yerde onların peşine düştüklerini not edelim.)

Ancak, galiba asıl önemli soru bu felaketin neden yaşandığı. Batı’da kimi zaman olay “Müslüman Türkler’in Hristiyan Ermenilere zulmü” gibi algılanagelmiştir. Fakat bu algı, aynı Müslüman Türklerle Hristiyan Ermenilerin 1915’ten önce Osmanlı İmparatorluğu bayrağı altında asırlarca bir arada yaşadığı gerçeğini göz ardı eder.

Çok etnik kimlikli, çok dinli bir yapı olan Osmanlı İmparatorluğu’nda zaten farklı inanç toplulukları farklı “milletleri” oluştururdu. Hakim millet Müslümanlardı. Hristiyanlar ve Yahudiler (yani ehl-i kitap) ise, Şeriat gereği “himaye edilen” milletlerdi. Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler de aynı Rumlar ya da Yahudiler gibi asırlarca belirli bir özerklik ve bazı haklara sahip olarak yaşadılar. Yalnızca Müslümanların kabul edildiği ordu ve memuriyette görev alamadıkları için zanaatta ustalaştılar. (Nitekim, İstanbul’daki en güzel cami ve sarayların bir kısmının mimarları ünlü Balyan ailesine mensup Ermenilerdir). Dahası, 19. asrın ortalarında Tanzimat’la başlayan reform sürecinde Osmanlı Devleti tüm gayri-Müslimlere eşit vatandaşlık hakkı tanıdı. Ermeniler de böylelikle imparatorluğun son yıllarında devlet işlerinde görev almaya başlayarak, büyükelçi, bakan ya da mebus olabildiler.

Ne var ki, felakete giden olaylar silsilesi de yine 19. asırda, aslında alakasız gibi görünen bir yerde örülmeye başlamıştı: Balkanlarda. Fransız Devrimi’nin tetiklediği milliyetçilik dalgası yavaş yavaş Sırplar, Rumlar ve Bulgarlar gibi Osmanlı hakimiyetindeki Hristiyanları da etkilemeye başladı. Bu halkların başlattığı ayaklanmaların neticesinde kurulan ulus devletler çoğu zaman etnik temizliklere sahne oldu. Kurbanlar, ekseriyetle Müslümanlardı. Benzer bir trajediyi Kırım ve Kafkaslar’daki Müslümanlar da Rusya’nın yayılmasıyla yaşadı. Tarihçi Justin McCarthy’nin tahminlerine göre imparatorluğun iki asır süren duraksama ve gerileme dönemi boyunca yaşanan tüm bu muhtelif etnik temizlik dalgalarında yaklaşık beş milyon Osmanlı Müslümanı yok oldu. (Bakınız: Müslüman-Türk katliamları)

Bu trajedilerin nihai bir sonucu, uzun zamandır imparatorluğu bir arada tutmaya çalışmış olan Türkleri de nihayet kendi milliyetçiliklerine sevk etmek oldu. Osmanlı’nın son yıllarına hükmeden İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin işte bu zemin üzerinde gelişti. İttihat ve Terakki liderleri 1914 ekiminde Birinci Dünya Savaşı’na girdiklerinde Rusya’nın doğudan başlattığı saldırıyla karşılaştılar ve milliyetçi Ermenilerin de düşmanı desteklemek için çeteler kurduğunu gördüler. İttihat ve Terakki’nin Türkiye’nin doğusundaki tüm Ermenileri Suriye’ye sürme gibi radikal bir karar almasına zemin hazırlayan da buydu. Mazur görülemeyecek bir karardı bu;ama Balkanlar’da yaşanan kabusun bu kez Anadolu’da, yani Türklerin son kalan kalesinde de tekrarlanabileceği korkusuyla alınmıştı.

Bir diğer deyişle, Osmanlı Ermenilerine yapılan etnik temizliğin sebebi Osmanlı sistemi değildi; Osmanlı sisteminin çöküşüydü. Müslüman Türklerle asırlarca bir arada yaşayan Hristiyan Ermeniler, din yüzünden değil, modern dünyaya ait bir ideoloji yüzünden sürüldüler: Milliyetçilik.

Dolayısıyla o dönem ortaya çıkan kimi İslami hissiyat ve görüşlerin Ermenilerin milliyetçi saiklerle sürülmesi ve öldürülmesine itiraz etmesi tesadüfi değildir. Örneğin, Yozgat’ın Boğazlıyan kasabasının Müftüsü Abdullahzade Mehmet Efendi’nin başkentten gelen sürgün emrini taammüden uygulayan valiyi protesto ettiği bilinen bir gerçektir. Müftü 1919’da yargılandığı Divan-ı Harp’teki ifadesinde “Ben Allah’ın gazabından korkarım” demiştir.

Bir diğer Anadolu şehri Çankırı’da da müftü ve onunla birlikte hareket eden şehrin ileri gelenleri valiliğe yaptıkları başvuruda şöyle yazmışlardır: “Komşu vilayetlerdeki Ermeniler ve çocukları katledilmek için kasaplık sığırlar gibi dağlara götürülüyorlar. Biz kendi vilayetimizde bunların yaşanmasını istemiyoruz. Bizler Allah’ın gazabından korkarız”.

Mısır’ın El Ezher Üniversitesi’nden 1909’da gelen daha kitabi bir itirazda ise, Şeyh Salim El Bişri, Adana’daki Ermenilerin katledilmesini tel’in eder. 1915’e giden yolda yaşanan bu trajediye ilişkin fetvasında yayımlayan Şeyh El Bişri şu ifadeleri kullanır:

“Yerel gazetelerde Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı bazı Anadolu illerinde Müslümanların Hristiyanlara saldırarak onları vahşice öldürdüklerine dair acı ve çirkin haberler okuyoruz. İnanmakta güçlük çektiğimiz bu haberlerin yalan olmasını umut ediyoruz. Zira İslam zulüm, baskı, katliamı ve Müslüman, Hristiyan, Yahudi fark etmeksizin insanlara zarar vermeyi yasaklar”.

Ardından Yahudi ve Hristiyanların İslam hukukuna göre “himaye edilmesi” gerektiğini hatırlatan Şeyh El Bişri şöyle devam eder:

“Ey bölgede veya farklı yerlerde yaşayan Müslümanlar, Allah’ın şeriatında men ettiği ameliyelerden uzak durun ve dökülmesinin Allah tarafından men edilmiş olduğu kanı dökmekten imtina edin ve hiç kimseye yönelik günah işlemeyin, çünkü Allah saldırganları sevmez… Size bağlı, güvenliklerini size emanet etmiş olan, sizinle birlikte yaşayan ve yanınızda bulunan Ehli Zımme’nin (İslam tarafından korunan Yahudi ve Hristiyan azınlıklar) Allah tarafından emredildiği üzere, kendinizi yücelttiğiniz gibi yüceltmek, kendinizi ve vatandaşlarınızı koruduğunuz her şeye karşı onları da korumakla sorumlusunuz, gücünüzü onların gücüne dönüştürün, gücünüzle gurur duyun ve geliştirin, kendi cami ve mabetlerinizi koruduğunuz gibi onların manastırlarını ve kiliselerini koruyun.”

Elbette tarih asla kesin hatlarla çizili değildir. Ermenilere karşı katliama girişen Türkler (ve Kürtler)in Müslüman kimlikleri doğrultusunda “kafirler”e duyulan nefretle (ya da korkuyla) hareket ettikleri de inkar edilemez. Ancak yine de milliyetçilik biçimini almış din kimliğiyle, bir değerler silsilesi olan din arasındaki ayrımı yapmak gerekir.

Bu ayrım bugün pratikte de oldukça önemli. Zira Türkiye toplumunda Ermenilere yapılan etnik temizliğe biraz daha empatik bir bakış açısı geliştirecekse bu, dış dünyadan gelen baskılarla olmayacak.(Dış baskılar, aksine, sadece ters tepiyor.) Empatik bir bakış açısı, ancak Türk toplumunun otantik değerlerini temel alan bir öz eleştiri süreci sayesinde gelişebilir ki, İslam’ın muhtevasında bu değerlerin olduğunu görebiliyoruz. Nitekim, geçtiğimiz yıllarda Türk basınındaki kimi önemli İslami yorumcular, Ermenilerin başına gelenlerden pişmanlık ve anlayışla söz ettiler ve bunu da İslami referanslara dayandırdılar.

İşte, biz Türklerle eskiden iyi komşularımız olan Ermeniler arasında fazlasıyla ihtiyaç duyulan diyalog ve barışmanın önünü açacak olan, Washington’dan ya da bir diğer Batı başkentinden gelen siyasi dayatmalar değil, Türkiye içindeki bu yeni yaklaşımlardır.

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Özel etkinlikler
  • Sadece davet brifingi

Recent Podcasts

Featured Video

More from  Türkiye'nin Nabzı

al-monitor
Devlet açıkları büyüyor, borçlar tırmanıyor
Mustafa Sönmez | | Oca 21, 2021
al-monitor
Kafkasya’da tüm yollar Rusya’ya mı çıkıyor?
Fehim Taştekin | Rus etkisi | Oca 15, 2021
al-monitor
Varlıksız Varlık Fonu sorun yumağı
Mustafa Sönmez | ekonomi ve ticaret | Oca 13, 2021
al-monitor
Türkiye Musul Havalimanı projesini nasıl Fransa’ya kaptırdı?
Fehim Taştekin | ekonomi ve ticaret | Oca 13, 2021