İran’la çerçeve anlaşma bölgesel diplomasiye ivme vermeli

By
p
Article Summary
P5+1 Grubu ve İran nihai nükleer anlaşma yolunda “ayrıntılı siyasi mutabakata” vardı. Suudi Arabistan ve İran Yemen’in çöküşünü hızlandırırken Netanyahu ve Erdoğan da konuya dâhil oldu. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.

Obama: “Nükleer çerçeve ‘tarihi bir fırsat’.”

ABD Başkanı Barack Obama 2 Nisan’daki açıklamasında altı küresel güç ile İran arasında varılan çerçeve anlaşmayı “Nükleer silahların İran’a yayılmasını önlemek ve bunu barışçıl yoldan, arkamızda uluslararası toplumun güçlü desteğiyle yapmak için tarihi bir fırsat” olarak niteledi.

Laura Rozen’in Lozan’dan bildirdiği gibi maraton müzakereler “İran’la nihai nükleer anlaşma yolunda beklenenden çok daha ayrıntılı bir siyasi mutabakat” ile sonuçlandı.

İsrail’den bildiren Ben Caspit ise Başbakan Benjamin Netanyahu’nun yakın çevresinin anlaşmanın ardından önce “sessizlik yaratan bir şok” yaşadığını, sonra da hücuma geçtiğini aktarıyor. Netanyahu, Obama’yla yaptığı telefon görüşmesinin ardından anlaşma aleyhine tavır aldı ve varılan mutabakatın “İran’ın nükleer programını meşrulaştıracağını, İran ekonomisine güç katacağını, Orta Doğu’da ve bölge dışında İran’ın saldırganlığını arttıracağını” öne sürdü.

İsrail’in askeri istihbarat eski başkanı emekli Tümgeneral Amos Yadlin ise Al-Monitor’a verdiği özel mülakatta şöyle konuştu: “Amerikalılarla nasıl konuşacağını bilen, Başkan’a güven telkin eden bir başbakanımız olsaydı bizim için şimdi çoğunluğun tarafına katılma ve izahat gerektiren tüm hususların açıklığa kavuşturulmasını isteme zamanı olurdu. Bu anlaşmada hâlen mesafe kat edilebilecek noktalar var. Aynı zamanda bugün Amerikalılarla anlayış birliğine varma, belki bunun da ötesinde İsrail’e izahat ve garantiler sağlayan, hatta aldığı risklere karşılık İsrail’e savunma alanında birtakım telafiler öngören paralel bir İsrail-ABD mutabakatına varma zamanıdır. Buna benzer şeyler Mısır’la barış anlaşmasının ardından zaman içinde yapılmıştı.”

ABD Kongresi’nin kimi üyeleri, altı küresel güç ile İran arasında nihai anlaşmanın son tarih olan 30 Haziran’dan önce tamamlanabileceği konusunda kuşkulu. Rozen’in bildirdiğine göre Senato Dış İlişkiler Komitesi’nin Cumhuriyetçi Başkanı Bob Corker, yaptığı açıklamada ABD’nin “İran’ın taviz vermemek için direncini sürdürdüğü, nükleer silah bağlantılı gizli faaliyetler konusunda uzun bir tarihçeye sahip olduğu, teröre destek verdiği ve hâlihazırda bölgenin istikrarsızlaşmasında rol oynadığını gözden kaçırmaması” gerektiğini belirtti. Dış İlişkiler Komitesi 14 Nisan’da İran Nükleer Anlaşmasını Gözden Geçirme Yasası’nı görüşüp oylayacak. Taslağa göre İran’la varılacak nihai anlaşma, 60 günlük bir gözden geçirme süresine tabi olacak ve Başkan ancak bu sürenin ardından İran’a yönelik yaptırımları geri çekebilecek veya askıya alabilecek.

Senato Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı John McCain de şöyle konuştu: “İran’ın Orta Doğu çapında hücuma geçtiği ortada. İran’ın zararlı faaliyetleri, Irak’tan Suriye’ye, Lübnan’dan Yemen’e kadar muazzam boyutta bir bölgesel mezhep çatışmasını kışkırtıyor. İran’la yürüttüğümüz nükleer diplomasiyi İran’ın genel stratejik meydan okumasından ayrı tutamayız ve tutmamalıyız da.”

McCain, nükleer anlaşmanın İran’ın “genel stratejik meydan okumasından” ayrı tutulmaması gerektiğini söylerken haklı. Ancak İran’la nükleer diplomaside kaydedilen ilerleme bölgesel krizlerde de benzer ilerlemenin kaydedilmesine fırsat teşkil ediyor. Bu trendlerin bir kısmı Al-Monitor’un da ayrıntılı olarak aktardığı gibi hâlihazırda zaten başlamış durumda.

İlk olarak Irak’ı ele alalım. Saddam Hüseyin rejimi 1980’de İran’a girmiş, İran kentlerine balistik füzeler atmış ve İranlı güçlere karşı kimyasal silah kullanmıştı. ABD’nin 2003’te Irak’ı Saddam’dan kurtarmasıyla İran, Irak’taki siyasi yönetim üzerinde önemli etkiye sahip oldu. ABD İran’ın bu siyasi nüfuzunu sarsamaz. Şöyle ya da böyle İran Irak’ta bir oyuncudur ve böyle olmaya devam edecektir.

İslam Devleti’nin (İD) Irak’tan çıkarılması için Irak’a verilen destek ABD ve İran menfaatlerinin kesiştiği bir noktayı oluşturuyor. Bu sütunda daha önce de vurgulandığı gibi Irak krizi aslında bir fırsat sunuyor. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ve ABD Genelkurmay Başkanı General Martin Dempsey, İran’ın Irak’taki rolünün “olumlu” olabileceğini belirttiler. Tikrit’in geçen hafta geri alınmasını şöyle ya da böyle yorumlayabiliriz ama sonuçta işin özü şu ki İranlı milisler de ABD hava saldırıları da Iraklı güçlere kenti İD’den geri almaya yardımcı oldu. Bu bir ABD-İran ittifakı değildi, ABD ve İran güçleri faaliyetlerini koordine etmedi. Ancak iki ülke ortak menfaatler temelinde birbirini tamamlayacak şekilde hareket etmiş oldu.

Suriye konusuna gelince bu sütunda İD karşısında oluşan İran-Irak-Suriye birliğinin zaman içinde ABD’nin İD karşıtı hava harekâtını destekleyen ve mezhepsel olarak açıkça Sünni olan koalisyonun yanında tamamlayıcı bir unsur olabileceği görüşü benimsendi. İran’ın Suriye’deki terörle mücadeleye katılması, kuşatma altındaki Suriye halkına yardım ulaştırması ve belki de son kertede o uzun zamandır hedeflenen siyasi geçişi hayata geçirmesi ihtimali Türkiye gibi ABD müttefiklerinin rejim değişikliği hedefinden çok daha fazla umut vadediyor.

Bu yaklaşımın isabetsizliği bu hafta da gözler önüne serildi. İdlib vilayetinin Suriye hükümet güçlerinden alınmasında El Kaide bağlantılı Nusra Cephesi önemli bir rol oynadı. Aralık 2013’te bu sütundan yapılan uyarıda İslami Cephe’nin ortaya çıkması “Suriye muhalefeti ve ülkenin geleceği açısından bir felaket” olarak nitelenmiş ve bunun radikal cihatçı grupları ana akım hâline getireceği belirtilmişti. İdlib’teki taarruzun başında bir El Kaide şubesinin bulunmuş olmasının Suriye ve bölge için iyi bir haber olup olmadığına herkes kendince karar verebilir. Bizim görüşümüz teröristleri ana akım hâline getirmektense savaşı sonlandırmak ve Suriye’ye yardım götürmek için İran’la ve tüm bölgesel taraflarla iş birliği aranması yönünde.

İran ayrıca İsrail sınırlarında savaş mı barış mı olacağı konusunda da önemli etkiye sahip. Caspit ve Ali Hashem’in Al-Monitor sayfalarında aktardığı gibi Hizbullah ve İsrail genelde caydırıcılık temelinde bir ilişki sürdürüyor. Ayrıca bu sütunda ocakta dikkat çekildiği gibi Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’a ilişkin “kırmızı çizgisini” yumuşatmış olabilir. Zira Nasrallah o günlerde şu ifadeyi kullanmıştı: “Siyasi çözüm, Esad’ın görev süresi sona erince gitmesini gerektirecek olsa dahi bu onunla eş güdüm hâlinde yapılmalı.”

İşin özü şu ki İran’ın teröre desteğini hedef alan yaptırımların kaldırılması için ABD ve İran arasında gelişecek diyalog eninde sonunda Hizbullah’ın Suriye ve Lübnan’daki rolünün de masaya gelmesine yol açacak.

Suudi Arabistan’ın maliyetli Yemen müdahalesi

Buradan Yemen krizine geliyoruz ki nükleer müzakereleri tenkit edenler bu meseleyi de yüzeysel bir yaklaşımla İran tezgâhı olarak görüyor. Hiç kuşkusuz ki İran, Yemen eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’in entrikaları doğrultusunda isyancı güçlere destek vererek Suudi Arabistan sınırında kışkırtıcı bir köprübaşı elde etmiş oldu. Ancak Yemen krizi basit bir Suudi-İran temasıyla izah edilemez. Çatışmanın mahiyeti Suudi ve İran taşeronlarının kavgasının çok ötesindedir. Bir iç savaş niteliği taşıyan Yemen’deki çatışmada cepheler sadece mezhepsel hatlara göre belirlenmiyor. Çökmekte olan bir devlette çok farklı gruplar güç mücadelesi verirken aşiret aidiyetleri ve başka etmenler de etkili oluyor.

BM’nin bu haftaki açıklamasına göre çatışmalarda şu ana dek 90’ı çocuk olmak üzere 519 kişi öldürüldü. Wall Street Journal gazetesine göre hava saldırıları nedeniyle Yemen halkı arasında Suudi Arabistan karşıtlığı baş gösteriyor.

Hashem ise Husi temsilcisi Halid El Madani’nin kararlılık ifade eden şu sözlerini aktarıyor: “Bizi hiçbir şey durduramaz. Suudiler de şunu bilmeli ki Ensar Allah’ın (Husilerin) kökünü kazımak istiyorlarsa tüm Yemenlilerin kökünü kazımaları gerekir. (…) Biz aşiretlerle uyum ve eş güdüm içindeyiz, halk bize inanıyor. Başarısız olmaya mahkûm Suudi saldırısına verilen ilk yanıt da bu olmuştur.”

Maysaa Shuja al-Deen, Suudi askeri müdahalesinin Yemen için “siyasi ve insani düzeyde çok maliyetli” olduğunu vurguluyor ve şöyle devam ediyor: “Müdahale düzenli askeri kuvvetlerin yok edilmesine yol açacak. Otorite sağlayacak herhangi bir askeri gücün yokluğu Husilerin kuzeydeki varlığıyla birlikte kaotik bir siyasi ortamın doğmasına neden olacak. Husiler, şu an en eğitimli ve örgütlü milis gücü. Marib’de bir aşiret milisinin nüvesi var, Aden’de de benzer şekilde halk milis grupları oluşuyor. Bunlar Yemen’de muazzam boyutta bir siyasi kaos yaratacak. Yarım milyon kilometre karelik toprağa ve yaklaşık 25 milyon kişilik nüfusa sahip bir ülkede altyapının tahrip edilmesi ve sivillerin katledilmesiyle baş gösterecek siyasi kaos Suudi Arabistan’ı savaş sonrasında güçsüzleştirecek. İran ise yine müdahale alanları bulabilecek ve Suudi Arabistan’ı yeni girdapların içine çekebilecek.”

Netanyahu ve Erdoğan’ın Yemen çıkışları

İsrail Başbakanı Netanyahu, İran’ın Yemen’deki rolünü İsrail ve bölgeye yönelen İran tehdidinin yeni bir kanıtı olarak görüyor. Netanyahu’ya göre “Tahran-Lozan-Yemen ekseni”, İran’ın Husi hareketine verdiği destek nedeniyle Yemen iç savaşının İsrail için güvenlik meselesi hâline geldiğini gösteriyor.

Akiva Eldar’a göre Netanyahu Yemen’deki karmaşık duruma “basit bir yanıt” verme peşinde: İran’ı suçlamak. Kızıldeniz’deki deniz yollarının açık kalması, İsrail için ticaret ve güvenlik bakımından önemli olsa da Jacky Hugi Tel Aviv’in Yemen’deki çatışmaya ahlaki mercekten bakmaması gerektiğini yazıyor: “Buradaki mücadele iyi Suudiler ile kötü Şiiler arasında bir savaş değil. Bu bir otorite, güç ve kaynak mücadelesidir. Eski zamanlarda bu tür çatışmalar aşiret savaşları olarak bilinirdi.”

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da – muhtemelen Sünni önder imajını parlatmak için – Yemen konusunda İran’a yüklendi. Semih İdiz bu konuda şunları aktarıyor: “İslam Devleti yerine Arapça kısaltması olan Daeş’i kullanan Erdoğan ‘İran’ın Daeş’i bölgeden temizlemek istemesinin tek sebebi onun yerini almaktır.’ dedi. Bu üslubunu aynı gün Fildişi Sahili Cumhurbaşkanı Alassane Vattara ile düzenlediği ortak basın toplantısında da sürdüren Erdoğan şöyle konuştu: ‘Burada İran bölgeyi kendine domine etmenin gayreti içerisindedir. Buna müsaade edilebilir mi? Bu, bölgede birçok ülkeyi, bizi de Körfez ülkelerini de hepsini rahatsız etmeye başlamıştır. Buna tahammül etmek mümkün değil.’”

Erdoğan bu çıkışı yaparken kısa süre sonra 7 Nisan’da Tahran’ı ziyaret etmeye hazırlanıyordu. İki ülkenin ekonomik ilişkileri nedeniyle Erdoğan İran’a ilişkin sözlerinde bugüne dek dikkatli davranmıştı. Fehim Taştekin’e göre bu tavır değişikliği Körfez’in gözüne girme çabası olabilir: “Suud koalisyonunda Erdoğan’dan daha açık dille İran karşıtı hislere tercüman olan yok. Yani fiili savaşa Suudi Arabistan Kralı Selman, sözlü savaşa Erdoğan liderlik ediyor. Bu, Körfez’le ilişkileri güçlendirme amacı güderken ilişkilerin en istikrarlı olduğu İran’la köprüleri atan bir yaklaşım.”

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun

  • Güncellenmiş ve ödüllü Lobicilik Yazı Dizisi
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Özel etkinlikler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Haftalık lobicilik bülteni
Bu bölümlerde bulundu: yemen, turkey, saudi arabia, p5+1, nuclear deal, israel, iran, houthis
x

The website uses cookies and similar technologies to track browsing behavior for adapting the website to the user, for delivering our services, for market research, and for advertising. Detailed information, including the right to withdraw consent, can be found in our Privacy Policy. To view our Privacy Policy in full, click here. By using our site, you agree to these terms.

Accept