Türkiye'nin Nabzı

Atatürk’ten Erdoğan’a: Türkler tarihi yeniden yazıyor

By
p
Article Summary
Atatürk 1930’larda Türklerin öz güvenini yükseltmek için tarihi yeniden yazmaya çalışmıştı, şimdi de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Müslümanların öz güvenini yükseltmek için aynı yönteme başvuruyor. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 15 Kasım’da yaptığı “Müslümanlar Amerika’yı Kristof Kolomb’dan üç yüzyıl önce keşfetti” açıklaması yeni bir tartışma başlattı. Bunun üzerine Türk ve dünya basınında Erdoğan’ın açıklamasına ilişkin onlarca makale yayımlandı ki bunların çoğu müstehzi bir tondaydı. Ancak Erdoğan’ın bu açıklamayı yapma gerekçesini ve bunun, Türkiye’nin geçmişi ve geleceği açısından ne anlam ifade ettiğini biraz daha ciddi, dikkatli biçimde incelemek gerekiyor.

Erdoğan söz konusu açıklamayı, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın düzenlediği “Latin Amerika Ülkeleri Müslüman Dini Liderler Zirvesi”nde yaptı. 40 ülkeden 75 Müslüman liderin katılımıyla gerçekleşen zirvenin, Ankara’nın Müslüman dünyasında artırmak istediği “yumuşak gücü” göstermesi açısından önemli olduğunu belirtmek gerek. “Türkiye İslam”ının alternatiflerinin Selefilik gibi İslam’ın çok daha katı ve hoşgörüsüz yorumları olabileceği bir zamanda da bu çabanın desteklenmesi lazım.

Erdoğan da zirvedeki Latin Amerikalı konuklarına çoğunlukla İslam medeniyetinden bahsederek, “Bizim tarihimizde sömürgeciliğe rastlayamazsınız” gibi savlar dile getirdi. Amerika’yı Müslümanların keşfettiğine dair sözlerini de konuşmasının bu bölümünde söyledi: “Latin Amerika'nın İslam'la tanışması, 12. yüzyıla kadar dayanır. Amerika kıtasının 1492'de Kolomb tarafından keşfedildiği iddia edilir. Oysa Kolomb'tan 314 sene önce 1178'de Müslüman denizciler Amerika kıtasına ulaşmışlardır. Kristof Kolomb'un hatıralarında Küba kıyılarında dağın tepesinde bir caminin varlığından bahsedilmektedir. Kübalı kardeşimle bunu konuşuruz. O dağın tepesine bir cami bugün de yakışır.”

Peki, Erdoğan’ın sözleri tamamen yanlış mıydı? Tamamen değil, çünkü bir başka yazımda da açıkladığım gibi “keşif” doğru sözcük olmasa da Müslüman denizcilerin Yeni Dünya’ya Kolomb’dan önce ulaşmış olmaları mümkün. (Johann Wolfgang Goethe Üniversitesi’nde ders veren Türk bilim tarihçisi Fuat Sezgin “Amerika kıtasının Müslüman denizciler tarafından Kolomb öncesi keşfi” isimli makalesinde Müslümanların orta çağda hazırladığı okyanus haritalarına dayanarak bu olasılıktan bahseder). Ancak Erdoğan’ın “Küba kıyılarında dağın tepesinde” diye bahsettiği cami konusunda açık bir yanlışlık söz konusu. Zira Kolomb hatıratında Küba’da bir camiden değil, “Cami kubbesine benzer güzel bir tepenin” varlığından bahsediyor.

Ne var ki burada önemli olan Amerika’yı kimin keşfettiği değil, siyasi bir liderin bu soruya cevap vermesidir. Bu, tarihin siyaset tarafından belirlendiği bir kültüre işaret eder. Nitekim bu konudaki sözlerine ikinci bir konuşmasında açıklık getiren Erdoğan’ın yalnızca Amerika’yı Müslümanların keşfettiği iddiasını savunmakla kalmayıp şöyle devam etmesi kayda değerdir:

“Bu konuda bakın açık açık da söylüyorum. Bu konuda Milli Eğitim’e ve YÖK’e çok büyük görev düşüyor. Bilim tarihi eğer tarafsız bir şekilde yazılsa, Doğu'nun, Ortadoğu'nun, İslam coğrafyasının bilime ve sanata olan katkılarının bilinenden çok daha fazla olduğu da ortaya çıkar. Şahsen ülkemin Cumhurbaşkanı olarak, bizim öğrencilerimizin, gençlerimizin, 77 milyon aziz milletimizin başka milletler ve medeniyetler karşısında ezik olmasını asla kabul edemem.”

Burada önemli olan birkaç nokta var: Bir, ‘Medeniyetimizin diğer medeniyetler karşısında ezik olmasını kabul edemeyiz’, iki, bu nedenle tarihi kendimize göre yeniden yazmalıyız ve en önemlisi de bu tarihsel revizyonun başını milli liderin yönetimindeki devlet çekmeli.

Tarihe bu şekilde yaklaşmak, onu otonom bir akademik disiplin olarak görmeye alışık Batılı okura biraz tuhaf görünebilir ama aslında Türk toplumuna o kadar da yabancı değil. Zira Atatürk de 1923-38 yılları arasındaki mutlak iktidarında benzer bir yol izledi. Avrupa’da Türklere ve Batılı olmayan diğer toplumlara duyulan yaygın küçümsemeye karşı, Türkleri ve Türklerin Orta Asya’daki tarihsel ana vatanını “medeniyetin beşiği” olarak yücelten yeni bir tarih teorisi geliştirdi. Buna göre, tarih öncesi Türkler Orta Asya’da muhteşem bir medeniyet yarattıktan sonra dünyanın dört bir yanına dağılmış, ve ilk alfabeyi geliştiren Sümerlilerin ya da piramitleri inşa eden Mısırlıların ataları olmuşlardı. (Hatta Atatürk efsanevi kayıp kıta Mu’nun Türklerin olası ana vatanlarından biri olabileceğini dahi savladı). Atatürk’ün bizzat desteklediği bazı Türk akademisyenler bu fikirleri bir sözdebilim vakası olan “Güneş Dili Teorisi”ne dönüştürdü.

Atatürk bu radikal tarih revizyonculuğu ile, kurmak istediği yeni Türk milletinin öz güvenini artırmayı amaçlıyordu. İslam öncesi Türk tarihini yüceltirken, İslam dönemini karanlık ve baskıcı olarak yansıtan öğretiler Atatürk’ün laik milliyetçi vizyonuyla birebir örtüşüyordu.

Buna mukabil Erdoğan laik bir Türk milliyetçisi değil. Ancak o da, dünyanın dört yanındaki Müslümanlarla dayanışma hisseden ve ortak İslam medeniyetinden gurur duyan bir “Müslüman milliyetçisi.” Dolayısıyla, Amerika’yı aslında Kolomb’un keşfetmediği gibi “bizim medeniyetimizin başka bir medeniyet karşısında ezilmesine” engel olacak her türlü sav da onun vizyonuyla birebir örtüşüyor.

Erdoğan’ın elbette dünyayı istediği gibi görme ve bu görüşü yayma hakkı var. Ancak benim de bu tarihsel revizyonizme ilişkin iki eleştirim var.

İlk olarak, Müslümanların bilim, felsefe ve tıpta gerçekten büyük ilerlemeler kaydettiği İslam medeniyetinin altın çağı (7-13. yüzyıl) hakikaten değerli ve önemlidir. Ancak asıl önemli olan soru şudur: Bu parlak çağ niçin kapandı? Niçin, aklın yerini dogmatizm; evrenselciliğin yerini de içe kapanma dönemi izledi? Zira Müslümanlar, “niçin geriledik?” sorusunu ciddi bir şekilde ele almak yerine geçmiş zaferlerle böbürlendikçe bir yere varamazlar.

İkincisi eleştirim de devletin bilim üzerindeki otoriter konumuyla ilgilidir. Erdoğan, Türkiye akademisine katkıda bulunmak istiyorsa, İslam medeniyeti tarihi üzerine çalışan kuruluşları elbette destekleyebilir. İyi de olur. Ancak bunu yaparken, Atatürk’ün yaptığı gibi araştırmacılara ideolojik olarak önceden belirlenmiş teorileri kanıtlama görevi verirse, bunun akademiye pek katkısı olmaz. Türkiye’deki akademik çevrelerin daha fazla devlet dayatmasına değil tam tersi daha fazla akademik özgürlüğe ihtiyacı vardır.

Bu ihtiyacı eski YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya da dile getirerek şöyle dedi geçenlerde: “Susturulmuş bir akademik camia var. 21. yüzyıl Türkiye’sinde akademisyenlerin de doğru bildiklerini kamuoyuyla paylaşmaları gerekiyor.” (Çetinsaya’nın bu demeçten birkaç hafta sonra görevden alınması da biraz dikkat çekici oldu).

Kısacası, her ne kadar Erdoğan’ın “Yeni Türkiye”siyle birlikte Atatürk tarafından kurulan “Eski Türkiye” sayfasının tamamen kapandığı iddia edilse de, devletin ideolojik yapısı ve toplum üzerindeki kuşatıcılığı açısından bir devamlılık söz konusu. Zira, her iki Türkiye’nin de resmi ideolojileri, tarihte kaybolmuş bir muhteşem devri dirilterek, Batı’ya karşı ayağa kalkmayı öngörüyor. Ancak her iki ideoloji de, Batı başarısının temel sırrını ıskalıyor aslında. Bu sır, doğru ideoloji ya da doğru kültür devrimi değildir. Başka her şeyden önce, özgürlüktür.

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun

  • Güncellenmiş ve ödüllü Lobicilik Yazı Dizisi
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Özel etkinlikler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Haftalık lobicilik bülteni
Bu bölümlerde bulundu: turkey, recep tayyip erdogan, muslims, history, freedom of speech, academics

Al-Monitor'un Türkiye’nin Nabzı bölümünün yazarlarından olan Mustafa Akyol, aynı zamanda International New York Times ve Hürriyet Daily News gazetelerinde düzenli yorum yazıları yazmaktadır. Akyol’un makaleleri, Foreign Affairs, Newsweek, Washington Post, Wall Street Journal ve Guardian pek çok farklı yayında da yer almıştır. İstanbul’da yaşayan Akyol, Boğaziçi Üniversitesi’nde siyaset bilimi ve tarih okumuştur. Akyol’un İslami liberalizmi savunduğu “Islam Without Extremes: A Muslim Case for Liberty” isimli, Amerikan yayınevi W.W. Norton tarafından Temmuz 2011’de yayımlanan kitabı Financial Times'ın ifadesiyle,  “bir Müslümanın açık sözlü ve zarif özgürlük savunusu”dur.

x

The website uses cookies and similar technologies to track browsing behavior for adapting the website to the user, for delivering our services, for market research, and for advertising. Detailed information, including the right to withdraw consent, can be found in our Privacy Policy. To view our Privacy Policy in full, click here. By using our site, you agree to these terms.

Accept