Hizbullah’ın Suriye’de “zor ödünler” açıklaması ne anlama geliyor?

By
p
Article Summary
BM Suriye temsilcisi ilk defa bir Hizbullah yetkilisiyle görüşürken, Erdoğan Türkiye-İran ilişkilerine ket vuruyor ve ABD’nin Suriye’de “yanlış” yaptığını söylüyor. İsrail ise Kudüs’te “sessiz intifada” ile baş etmeye çalışıyor. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.

 

Kasım’ın “zor ödünler” öngörüsü

Hizbullah Genel Sekreter Yardımcısı Naim Kasım, geçtiğimiz hafta BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Mistura ile yaptığı görüşmede Suriye’de siyasi çözümün “zor ödünler” gerektireceğini söyledi.

Lübnan, Rusya, Türkiye ve İran’ı da kapsayan bölgesel bir tura çıkan De Mistura, Suriye’deki siyasi süreç bakımından bugünlerin “çok kritik” olduğunu belirtti. De Mistura, BM özel temsilcisi olarak Kasım’la görüşerek bir ilke imza attı. De Mistura’nın selefi Lakhdar Brahimi, BM-Arap Birliği temsilcisi olarak Hizbullah yetkilileriyle hiç görüşmemişti.

Al-Monitor yazarı Jean Aziz’e göre “zor ödünler” şu anlama geliyor: “rejimin muhalefeti yönetimde ortak olarak tanıması, muhalefetin ve onu destekleyenlerin de Suriye’deki ortaklarının mevcut rejim olduğunu kabullenmesi.”

Erdoğan İran’la ilişkilere ket vuruyor

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 13 Ekim’de yaptığı konuşmada İran Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney’i hedef alarak şöyle dedi: “Kalkıp da bir dini lider (…) ‘İsrail zulmüne karşı ayakta dik duran tek kişi Esed'dir’ diyor. Esed'in İsrail'e karşı bir tane kurşunu var mı? 250 bin insanı öldürüyor, siz hâlâ bunlara silah, para gönderiyorsunuz. Böyle bir dini önder olabilir mi?”

Ali Hashem, Erdoğan’ın ocaktaki Tahran ziyaretiyle olumlu bir sürece girdiği düşünülen ilişkilerin Erdoğan’ın bu sözlerinden olumsuz etkilendiğini aktarıyor.

Hashem’e konuşan İranlı bir yetkili şöyle diyor: “Suriye’de 250 bin kişinin ölümüne, Suriye’de teröristleri destekleyen ülkeler sebep oldu. Türkiye de bu ülkelerden biridir ve mevcut durumdan tamamen sorumludur. Sayın Erdoğan da İran’ın masum olduğunu bizzat bilmektedir. İran, meşru bir hükümete, topraklarında kontrolü yeniden sağlamasına, dünyanın dört bir yanından gelerek dehşet saçan, sivilleri katleden teröristlerle mücadele etmesine yardımcı olmaktadır. (…) Bu söylem, Ankara’nın Suriye krizini bitirmek için ciddi bir iş birliği niyeti taşımadığını bir kez daha göstermektedir. Bölgede bu denli önemli bir ülkenin terörle mücadele konusunda hala irade göstermemesi, Kürt komşularına yardım etmekte tereddüt etmesi ve bu arada da baştan beri bu olacaklara dair uyarıda bulunanlara hücum etmesi, çok yazık.”

Erdoğan’ın sert sözleri ve Hashem’in aktardığı gibi İran’ın gayri resmi olarak dile getirdiği hoşnutsuzluğa karşın, İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Hüseyin Emir Abdullahian diplomatik yoldan ayrılmamayı tercih etti. Bakan yardımcısı, 24 Ekim’de şu açıklamayı yaptı: “İran, terör ve radikalizme karşı gerçek, etkili bir mücadelede Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve bölgenin diğer Müslüman ülkeleriyle her türlü ikili ve bölgesel iş birliğine açıktır.”

Erdoğan’a göre ABD “yanlış” yapıyor

İran Dini Lideri’ni eleştirmek bir yana, Erdoğan ABD’ye çatmaktan da geri durmadı.

ABD’nin Suriyeli Kürtlere havadan attığı yardımlardan bir kolinin İD’in eline geçmesi üzerine Erdoğan 22 Ekim’de “Yapılanın yanlış olduğu ortaya çıktı.” şeklinde konuştu. Erdoğan’ın bu tepkisi, ABD’nin İslam Devleti’ni (İD) bertaraf etmeye atfettiği acil önemin Türkiye tarafından paylaşılmadığının yeni bir işareti olarak algılandı ki bu konuda yeni bir işarete pek de ihtiyaç yoktu.

Semih İdiz, Erdoğan’ın Iraklı Kürt Peşmerge güçlerine Suriye’ye geçiş izni vermesinin Türkiye’de rahatsızlıklara yol açtığını aktarıyor: “Peşmerge’ye koridor açılması ve özellikle bu adımın, çeşitli Kürt grupların İD’e karşı güç birliği yapmak üzere Irak Kürdistanı başkenti Erbil’de geçtiğimiz günlerde vardığı mutabakatın ardından atılması, bilhassa Türk ordusunda rahatsızlık yarattığı söyleniyor. Orduya yakın kaynakların Al-Monitor’a aktardığına göre Türk Silahlı Kuvvetleri, Kürtlerle herhangi bir iş birliğine karşı halen büyük alerji duyuyor, böyle bir iş birliğinin son kertede PYD ve PKK’ya yarayacağından korkuyor. Türkiye’nin upuzun Suriye sınırında özerk bir Kürt bölgesinin ortaya çıkması, Türk ordusu için bir karabasan olmaya devam ediyor.”

PKK, hem ABD hem Türkiye tarafından terörist örgüt olarak kabul ediliyor.

Amberin Zaman’a göre ABD ve uluslararası toplumun Kobani’de İD’le savaşan Suriyeli Kürtlere destek çağrıları karşısında Erdoğan’ın takındığı tavır, Türkiye için lüzumsuz bir faturaya mal oldu. Zaman şöyle yazıyor: “Türkiye silah ve savaşçıların kendi topraklarından Kobani’ye geçişine birkaç hafta önce izin vererek, oradaki İD’e karşı mücadele girişimlerine destek olabilirdi. Bu, hem barış sürecini güçlendirir, hem de sınırda konuşlanan Türk tankları ve askerlerinin, İD’le savaşan Suriyeli Kürtleri seyreden fotoğraflarıyla ortaya çıkan PR faciasını önleyebilirdi. Böylelikle Türkiye’nin İD’i desteklediği yönündeki iddialar da güçlenmezdi.”

Zaman’a göre PYD, Erdoğan’dan daha akıllıca hamleler yaparak Irak Kürdistan Bölgesi Başkanı Mesud Barzani’yi köşeye sıkıştırdı ve Kobani savaşında kendisi ve silahlı kolu Halk Savunma Güçleri’ne (YPG) ABD’yle Batı’nın desteğini aldı. Bu arada Barzani de Suriye’ye bir miktar Peşmerge kuvveti göndererek en azından şimdilik kazançlı çıktı.

Zaman şöyle yazıyor: “Kürtler ABD’yi Kobani’deki savaşa çekmek için medya ve küresel kamuoyunu başarılı bir şekilde kullandı. Uluslararası medya Kürtleri, bölgenin seküler ve Batı yanlısı gücü olarak lanse ediyor ki bu tanımlar eskiden Türkiye için kullanılırdı. Kobani, böylelikle koalisyon ile İD arasındaki savaşın simgesi haline geldi ve ABD artık bu cepheyi kaybetmeyi göze alamazdı. Ayrıca, İD güçlerinin Kobani etrafında yoğunlaşması, ABD’nin örgüte ağır darbeler indirmesini sağladı. ABD’nin PYD/PKK ile yakınlaşmasından muhtemelen Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani de memnun değil, zira bu grupları rakip görüyor. Ancak, Türkiye’nin aksine Barzani kendisini zor zamanlarında Kürt kardeşlerinin yanında olan yardımsever bir lider gibi lanse ederek, tabloyu lehine çevirmeyi başardı.”

Kudüs’teki sessiz intifada

Ben Caspit, Kudüs’te alttan alta sessiz bir intifadanın geliştiğini yazıyor. Bir Filistinli'nin 22 Ekim’de aracını kalabalığın üstüne sürerek üç aylık bir bebeğin ölümüne sebep olması, şiddet potansiyelini gözler önüne serdi. İsrail polisinin sürücüyü vurması üzerine hem İsrailliler hem Filistinliler gösteriler düzenledi.

Caspit, İsrail’in bu olası yeni intifadayı bir an önce bastırmak istediğini aktarıyor. Kudüs’ü “barut fıçısı” olarak tanımlayan yazar, olası tahriklerin çok geçmeden Tapınak Tepesi tartışmalarıyla iç içe geçebileceğine dikkat çekiyor: “İki tarafın radikalleri de ateşe uçan pervaneler gibi Kudüs’e yöneliyor. Barikatın bir tarafında, Yahudilerin Tapınak Tepesi’nde dua etmesini kutsallaştıran radikal Yahudi gruplar var. Diğer tarafta ise Tapınak Tepesi’ni Müslüman dünyasının ‘kutsalların kutsalı’ olarak gören, bölgede Yahudi görmeye tahammül edemeyecek radikal İslamcılar var. İki taraf da haklı değil. Konuya herkes kendi öznel merceğinden bakıyor. İki taraf da muazzam bir patlama olsun, devasa bir ateş topu oluşsun diye can atıyor zira bunun Mahşer Günü’nün gelişini hızlandıracağına inanıyor. Müslümanların inanışına göre Allah ve elçisi Muhammed, o gün geldiğinde Yahudileri darmadağın edecek ve Siyonist projeyi bitirecek. Yahudiler ise Mesih’in nihayet geleceğine ve Müslümanları tarihin çöplüğüne atacağına inanıyor. Ne yazık ki bu hassas mekânlarda bir tek radikallerin sesi çıkıyor, iki taraftaki sessiz çoğunluklar ise onları çaresizce seyrediyor.”

Caspit şöyle devam ediyor: “İsrail’de, bu yeni intifadanın süratli ve sert bir şekilde, hiçbir yöntemden sakınmadan bastırılması yönünde talepler yükseliyor. Talepler haksız değil ancak bu tür adımların atılması tehlikelidir. Durum, her an her yerde patlamaya hazır bir barut fıçısıdır. Bu fıçı patladığında ‘sessiz intifada’ günlerini hep beraber ararız. Tapınak Tepesi’nde beklenmedik bir olayın yaşanması, durumun kontrolden çıkarak birkaç Filistinlinin hayatına mal olması, cehennem kapılarını açmaya yeterli olur. İsrail bunu çok iyi biliyor. Abbas’ın endişesi ise o kadar büyük değil. Abbas, 17 Ekim’de yaptığı hırçın konuşmada, İsrail ve İsrail politikaları hakkında kendisinden bugüne dek duyulmamış sertlikte ifadeler kullandı ve Filistinlileri Tapınak Tepesi’ni savunmaya çağırdı. Abbas burada çok ince bir ipin üzerinde oynuyor ve uyuyan kaplanı dürtüyor. Kaplan en son uyanıp ortalığı birbirine kattığında merhum FKÖ lideri Yaser Arafat kaplanın sırtına çıkmaya çalışmıştı. Bunun nasıl son bulduğunu hepimiz biliyoruz. Abbas da biliyor. Kimse tekrar aynı sonu yaşamak istemiyor. Ancak olaylar bugünkü hızıyla gelişmeye devam ederse o son kendiliğinden üstümüze gelip çökecek.”

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun

  • Güncellenmiş ve ödüllü Lobicilik Yazı Dizisi
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Özel etkinlikler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Haftalık lobicilik bülteni
Bu bölümlerde bulundu: turkey, recep tayyip erdogan, kurds, israel, islamic state, iraq, iran
x

The website uses cookies and similar technologies to track browsing behavior for adapting the website to the user, for delivering our services, for market research, and for advertising. Detailed information, including the right to withdraw consent, can be found in our Privacy Policy. To view our Privacy Policy in full, click here. By using our site, you agree to these terms.

Accept