Başbakan Davutoğlu’nu Esad’lı zor bir yaşam bekliyor

Erdoğan’ın halefi ilan ettiği Dışişleri Bakanı Davutoğlu iki yıl önce “Esad’ın elini sıkmaktansa istifa ederim” demişti. Şimdi Esad’lı Suriye ile birlikte yaşamanın yolunu bulması gerekiyor

al-monitor .
Kadri Gürsel

Kadri Gürsel

@KadriGursel

İşlenmiş konular

turkey, syria civil war, recep tayyip erdogan, islamists, islamic state, iraq, bashar al-assad, ahmet davutoglu

Ağu 24, 2014

Türkiye Başbakanı, iktidar partisi AKP’nin Genel Başkanı ve “Seçilmiş Cumhurbaşkanı” Recep Tayyip Erdoğan 21 Ağustos’ta Ankara’da şimdiki Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu kendi halefi olarak ilan ederken bu kararın yürüttükleri dış politika ile ilişkisi hakkında şunları söyledi:

“Bu tercihimizle bölgemizde ve dünyada barış ve dayanışmanın ne denli istendiğini de ortaya koymuş oluyoruz. Dış politikada vicdani boyutun öne çıkmasına önem veren Davutoğlu, milli ve küresel boyutta (bunu) daha güçlü savunacaktır.”

Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olarak geride bıraktığı 5 yıl dört aylık “yol kaydı”na bakınca, Erdoğan’ın öne çıktığından bahsettiği bu “vicdani boyut”un yanında çok geri kalmış, zayıflamış ya da çökmüş birçok başka boyut görüyoruz.

Mesela Türkiye’nin AB’ye üyelik süreci... Buzdolabında, ölmeye terk edilmiş.

Davutoğlu yıllarında Türkiye’nin Avrupa ile ilişkileri bilinçli olarak ihmal edildi ve ülke bir stratejik tercihin sonucunda genel olarak Batı’dan uzaklaştırıldı.

Bir zamanlar kendileri tarafından sözü çok edilmiş “Avrupa boyutundaki derinleşmesinden güç alarak Ortadoğu boyutunda etkili olan Türkiye” paradigması çöktü.

Bu paradigmanın uluslararası ilişkilerdeki tarifi “Çok boyutlu dış politika” idi...

Davutoğlu çok uzun bir süredir bundan bahsedemiyor; çünkü çökmüş durumda.

Türkiye’nin işte bu sözde “vicdani boyutu öne çıkaran” yeni dış politikasıyla odaklandığı Ortadoğu’da elde ettiği sonuç, ancak “felaket” sözcüğüyle tarif edilebilir.

Romantik ve ideolojik dış politikayla yürütülen “Ortadoğu’da düzen kuruculuk ve liderlik” iddiası Türkiye’yi görülmemiş ölçüde yalnızlaştırdı.

Bugün Türkiye’nin en önemli Arap ülkesi olan Mısır’da büyükelçisi yok. Diplomatik ilişkilerin en alt düzeye indirildiği İsrail ile ilişkiler “soğuk savaş” formatından çıkarılamıyor. Bütün bölgede ve özellikle de Irak’ta izlenen mezhepçi dış politika Bağdat’la ilişkileri kopma noktasına getirdi.

Suriye’deki iç savaşa rejimi devirmek amacıyla Sünni İslamcı muhalefetten yana müdahil olan Türkiye’nin İran’la zaten gergin olan ilişkileri bu nedenle daha da kötüleşti.

Türkiye’nin bugün Ortadoğu’da iyi ilişkilere sahip olduğu tek ülke Katar. Bir de devlet öncesi oluşum (Proto-state) olarak Kürdistan Bölgesel Hükümeti’ni sayabiliriz.

Dış politika “çelişkileri yönetme sanatı” ise Davutoğlu bu sanatı uygulamayı becerememiştir. Davutoğlu, önem atfettiği “vicdani boyut” ile ulusun ortak çıkarlarını gözeten “reel politika boyutu” arasındaki çelişkilerin dengesini kuramamıştır.

Kimi yerde çökmüş, kimi yerde tıkanmış bu dış politika “Başbakan Davutoğlu”nu yeni makamında artık vicdan boyutunda bir muhasebeye zorlamalıdır.

Hafıza çalışması yapılmadan, vicdan muhasebesi de yapılamaz. Özellikle de yanlış muhasebelerin, analizlerin ve politikaların anası olan “Suriye” meselesinde...

Bu bakımından 15 Aralık 2012’de verdiği bir demeci hatırlatmak gerekiyor. Şöyle konuşmuştu Davutoğlu:

“Velev ki biz yanlış çıktık, çok yanlış hesap yaptık; Esad birkaç yıl daha orada. Durum bu değil ama velev ki öyle. Esad kalacak olsa bile farklı bir şey yapamazdık. Ben şahsen bu noktadan sonra Esad kalacak olsa bile elini sıkmaktansa istifa etmeyi tercih ederdim...”

Evet, Davutoğlu çok yanlış çıktı, çok yanlış hesap yaptı. Bugün Suriye ve Irak’ta yaşanan dramatik gelişmelerde, yeni güçler ve ittifakların ortaya çıkmasında Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin Suriye siyasetini yanlış olarak kurgulayıp uygulamalarının büyük payı vardır.

İşte hatalarıyla da tetiklenen zincirleme reaksiyonun kısa özeti:

Türkiye, El Kaide türevi “İslam Devleti”ne (İD) Suriye sınırını her iki yönde de açmasaydı, bu sınırlardan çok sayıda savaşçı, silah ve teçhizatlarıyla Suriye’ye geçmeseydi, bu örgüt Türkiye’den bir geri lojistik üs olarak istifade etmeseydi, İslam Devleti Suriye’deki mevcut gücüne erişemezdi.

İslam Devleti Suriye’de Ankara’nın kolaylaştırıcı rolü sayesinde de çok güçlenebildiği için Irak’ın ikinci büyük kenti Musul’u işgal edebildi.

İslam Devleti Musul’u ele geçirmeseydi Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu’nu da işgal edemeyecek ve buradaki Başkonsolos dahil 49 Türkiye vatandaşını rehin alamayacaktı.

Türkiye, Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin Suriye politikası yüzünden İD’nin rehinesi durumuna düşmüştür.

İD Musul’a işgal edebildiği için Musul Barajı ve Sincar’ı da ele geçirebilmiş, Erbil’i tehdit eder bir konuma gelmiştir.

İD Irak’taki Kürt bölgesini tehdit edip, Ezidilere karşı soykırıma benzer katliamlara kalkışınca bölgedeki Kürt örgütleri PKK ve KDP, aralarındaki anlaşmazlıkları geri plana itip bu cihatçılara karşı askeri ittifak oluşturdular.

Ankara yakın geçmişe kadar PKK ve KDP arasındaki ihtilaflardan faydalanabiliyordu; bu avantajını şimdilik kaybettiyse kendi yanlış Suriye politikası yüzündendir.

Daha ilginci ve Ankara açısından dramatik olanı, terör örgütleri listesinde olan PKK’nın bölgede ABD’nin reel müttefiki haline gelmesidir.

Bu da İslam Devleti’ni küresel güvenliğe karşı en büyük tehdit olarak gören ABD ve genel olarak Batı İttifakı açısından gayet normal bir sonuçtur aslında. Çünkü Irak’ta PKK ve onun Suriye’deki kolu PYD, şu ana kadar bu bölgede İslam Devleti tehdidine karşı en etkili biçimde karşı koyan güç konumundadır.

ABD, kendi terörist örgütler listesinde bulunan PKK’ya, Kürt Bölgesel Hükümeti’ne yaptığı gibi doğrudan ve açıktan silah yardımı yapamaz ve bu örgütle birlikte resim veremez...

Ama bu durumlar sahadaki reel ittifak gerçeğini değiştirmez.

İslam Devleti tehdidi ABD ve İran’ı da gizli diplomasi yolu ile ortak düşmana karşı çabalarını koordine etmeye itti.

Bu arada İslam Devleti, Irak’ta ele geçirdiği ağır silah ve teçhizatla daha da güçlenerek Suriye’de ilerleyişini hızlandırdı.

Suriye muhalefeti ise pratik olarak yenilmiş bulunuyor.

Bu gerçek, rejimin ordusu tarafından Halep’ten çıkarıldıkları andan itibaren inkar edilemez bir hal alacak ve Suriye’deki siyasi çözümün denklemini değiştirecektir.

Bu açıdan bakınca Suriye’de iki buçuk güç kalacakmış gibi görünüyor: İkisi, Şam rejimi ve İslam Devleti. Buçuğu ise Rojawa Kürtlerini temsilen PYD.

İslam Devleti’ni bir numaralı küresel güvenlik tehdidi olarak gören Batılı dünya güçlerinin hala Şam rejimini devirmek gibi bir hedeflerinin kalmış olması mümkün müdür?

Ve bu durumda yakın geleceğe dair şu “reel politika” soruları akla gelebilir:

Acaba Davutoğlu, Türkiye’nin Suriye ile olan sınır kapılarının karşı tarafında kontrolün İslam Devleti’nde mi olmasını ister, yoksa Şam rejiminde mi? Acaba hangi tercih sayesinde, Türkiye halkı Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin yanlış Suriye politikası nedeniyle daha az bedel ödemiş olur? Ve bu ikilem karşısında hala “vicdani boyut”tan söz edilebilir mi?

Davutoğlu’nun ne istifa etmesi ne de Esad’ın elini sıkması beklenir. Bu durumda tek çaresi “hasar kontrolü” yapmaktır.

The Washington Post’ta 12 Ağustos’ta yayımlanan “Türkiye’de İslamcı savaşçılara karşı gecikmiş önlemler” başlıklı haberde Musul’un işgalinden sonra Ankara’nın sınır kapılarında İslam Devleti cihatçılarına karşı kontrolleri sıkılaştırdığı yazıyordu.

Bir Türk yetkili gazeteye “yabancı savaşçıları” tutuklayıp sınır dışı etmeye hız verdiklerinden bahsetmiş. İslam Devleti’nin gazeteye konuşan üst düzeydeki bir komutanı da Suriye’den Türkiye’ye girmenin kendileri için artık kolay olmadığını söylemiş.

Türkiye’nin bu gecikmiş hasar kontrolü çabaları Esad’lı Suriye gerçeği ile birlikte yaşama egzersizleri olarak da görülebilir.

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Özel etkinlikler
  • Sadece davet brifingi

Recommended Articles

İdlib yeni bir savaşın eşiğinde mi?
Sultan al-Kanj | Suriye çatışması | Kas 17, 2020
Erdoğan’ın Avrupalı fedaileri: Bozkurt ve Hilal
Fehim Taştekin | | Kas 13, 2020
Ekonomide kadro değişimi erken seçim amaçlı
Mustafa Sönmez | Türkiye seçimleri | Kas 12, 2020
Kriz büyürken iş dünyası suspus
Mustafa Sönmez | | Kas 5, 2020
Fransa boykotu iç tribünlere dönük
Mustafa Sönmez | | Eki 29, 2020

Recent Podcasts

Featured Video

More from  Türkiye'nin Nabzı

al-monitor
Döviz-faiz sıkışması ve yeniden küçülme
Mustafa Sönmez | | Kas 20, 2020
al-monitor
Azerbaycan’a asker tezkeresi ne anlama geliyor?
Fehim Taştekin | | Kas 19, 2020
al-monitor
Erdoğan’ın Avrupalı fedaileri: Bozkurt ve Hilal
Fehim Taştekin | | Kas 13, 2020
al-monitor
Ekonomide kadro değişimi erken seçim amaçlı
Mustafa Sönmez | Türkiye seçimleri | Kas 12, 2020