Türkiye'nin Nabzı

Türkiye’nin İslam içi cadı avı

By
p
Article Summary
Erdoğan-Gülen savaşının kıssadan hissesi, “iyi Müslümanların” bile otoriter bir devleti yönetmekte başarılı olmadığıdır. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.

“Cadı avıysa biz bu cadı avını yapacağız bunu bilin.” Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Gülen hareketinin polis ve yargıdaki örgütlenmesi olduğu iddia edilen “paralel devlete” yönelik tasfiye ve tayinlerin süreceğini AK Parti’nin 10 Mayıs’taki “istişare ve değerlendirme” toplantısında işte bu sözlerle açıkladı. Hatta vaat ettiği operasyonları meşrulaştırmak için biyolojiden dahi yararlandı: “Sütün içine karışmış bu pis suyu, gerek kaynatarak gerekirse moleküllerine ayırarak sterilize edeceğiz”.

Siyasi tarih öğrencileri, bu gibi biyolojik temizlik söylemlerinin bir ülke için pek de hayra alamet olmadığını kolayca fark edebilirler. Dolayısıyla Erdoğan’ın bizzat ilan ettiği bu “cadı avı”, daha yakından incelenmeyi hak ediyor. Dahası İslami dünyadaki yaygın siyasi önkabulleri de yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Zira gerek Erdoğan hükümeti gerekse Gülen hareketi kendilerini İslami aktörler olarak tanımlıyor.

Önce Erdoğan’ı bu cadı avına iten nedenlerle başlayalım: Her şey, Erdoğan’ın, hem hiyerarşisi hem de amaçlarıyla komplocu bir niteliğe sahip olmakla suçlanan “paralel devlet” tarafından hedef alındığını hissetmesiyle başladı. (Bu arada, Erdoğan destekçileri dışında pek çok bağımsız gazetecinin de esasen Gülen hareketinin önemli kurumlarda çok sayıda üyesi olduğunu ve bunun azımsanmayacak partizan bir güce tekabül ettiğini savunduğunu belirtelim.)

Buradaki ironi, Erdoğan’ın şu anki baş düşmanını  birkaç yıl önce tehdit değil müttefik olarak görmesiydi. Zira o zamanlar Erdoğan’ın AKP’si ile Gülen hareketinin düşmanları ortaktı: Türkiye’nin laik statükosu, bilhassa da dindar muhafazakarların hepsini tehdit eden ordu. Bu ortak düşman yenildiğinde ise iki taraf arasında anlaşmazlıklar baş gösterdi ve sonuçta savaş patlak verdi. Erdoğan’ın yakın çevresine karşı Aralık’ta başlatılan yolsuzluk soruşturmasının ve akabinde internete sızan skandal telefon görüşmesi kayıtlarının da AKP-Gülen savaşının bir yansıması olarak görüldüğü malum.

Ne var ki, 30 Mart yerel seçimlerindeki zaferi Erdoğan’a üstünlük kazandırmışa benziyor. Başbakan şimdilerde ise bu “paralel devleti” tamamen teşhir ve tasfiye etme hedefinde. Erdoğan destekçisi basın burada önemli rol oynuyor. Haberlerde 2007-2011 yılları arasında açılan darbe girişimi davalarında yapılan haksız tutuklamalar ve diğer ihlaller öne çıkarılıyor. “Paralel devlete” yönelik suçlamalardan bir diğeri ise binlerce tanınmış ismin telefonlarının düzmece terör örgütü iddialarıyla dinlenmesi (Örneğin Yeni Şafak’ın Genel Yayın Yönetmeni İbrahim Karagül güncel yazılarından birinde nasıl dinlendiğini hatta hakkında nasıl düzmece suçlar oluşturulduğunu anlatıyor.) Bunlar, elbette, mahkemeye taşınması gereken ciddi iddialar.

Ancak “paralel devlete” dair tüm bu iddiaları gerçek kabul etsek bile, bu, Gülen hareketinin polis ve yargıdaki bazı mensuplarının yetkilerini kötüye kullandıkları ve mahkemeye çıkarılmaları gerektiği anlamına gelir. Peki ama harekete üye olan ya da olduğundan şüphe edilen herkese suçlu muamelesi yapılabilir mi?

Erdoğan’ın “paralel devlete” yönelik saldırısını “cadı avına” dönüştüren viraj işte tam da budur. Basına da yansıdığı üzere, bugünlerde kamu bankaları ve işletmeleri de dahil tüm bürokraside “Gülenci” olduğundan şüphelenilen herkesi hedef alan bir tasfiye kampanyası söz konusu. Örneğin Radikal’in haberine göre parlayan devlet kuruluşlarından Türk Hava Yolları’nın yaklaşık 40 üst düzey yetkilisi dahi “Gülencilik” şüphesiyle ya işinden atılmış ya da tenzili rütbeye uğramış durumda.

Tasfiyenin mağdurlar üzerindeki etkisi ise doğal olarak acı ve üzücü. Örneğin, Zaman’ın haberine göre 26 yaşındaki polis memuru Emirhan Niyazi Paçacı “cemaatçi” olarak fişlenip, tayin edildiği için intihar etmiş. Ben de Gülen hareketinin okullarına giden öğrencilerin “cemaatçi” damgasıyla fişlenip, işsiz kalmaktan korktuklarına ve bu nedenle gelecekten ümitsiz olduklarına şahsen şahit oluyorum.

Daha da kaygı verici olan, Başbakanın bazı ateşli destekçilerinin bugünlerde Erdoğan’a yönelik herhangi bir muhalefeti, hatta “istiklal savaşına” sessiz kalmayı dahi “cemaatçilik” kanıtı olarak algılaması. Erdoğan’ın eski basın danışmanı ve hükümet politikalarının halen destekçilerinden olan Akif Beki dahi Hürriyet’teki yazısında bu paranoyadan şikayet etti. Beki, “paralel devlet” tehlikesini sürekli dile getiren biri olarak kendisinin bile bu paranoyayı aşırı bulduğunu belirterek şöyle dedi: “Eski Adalet Bakanı Sadullah Ergin’i bile ‘paralelci’ yaftası yapıştıracak kadar ileri giden hükümet yanlıları türedi, hesap edin”.

Sorun şu ki, Erdoğan’ın bir grubu “iç düşman” ilan etmesiyle beraber, gayretkeş taraftarları, “baş kumandanın” övgüsüne mazhar olma umuduyla düşmanı öcüleştirmek için birbiriyle yarışıyor. Kışkırtıcı başlıkları, son dakika haberleri veya köşe yazılarıyla bu savaşta sivrilen editörler ve köşe yazarlarının aldıkları terfiler, diğerleri için de emsal teşkil ediyor.

Bu cadı avının nereye varacağı ve nerede biteceği şu an için net değil. Ancak netleşen bir nokta var: Bu İslam-içi nefret bayramı, ülkenin muhafazakar Müslümanlarının siyasete ilişkin yerleşik kanaatlerini tekrar değerlendirmeleri gerektiğini  gösteriyor.

Bu kanaatlerden biri, laik elit kesimin yani Kemalistlerin tahakkümünü Türkiye’deki sorunların kaynağı olarak görmekti. Buna göre muhafazakarların umutla beklediği “demokrasi” geldiğinde, “ezenlerin” tahakkümü devrilecek ve Türkiye adeta yeryüzü cenneti olacaktı. Devleti “iyi Müslümanlar”ın yönetmesiyle,  Halife Ömer’in efsanevi adalet çağını andıran parlak bir dönem başlayacaktı.

Ne var ki, “iyi Müslümanlar” iktidara geldi ve laik seleflerini suçladıkları her türlü yanlışa kendilerinin de düştüğü ortaya çıktı: Kayırmacılık, partizanlık, yolsuzluk, kibir ve otoriterlik. Dahası, elde ettikleri devlet gücü, onları kendi içlerinde çetin bir iktidar kavgasına sürükledi ve iş cadı avına kadar vardı.

Tüm bu hararet ve yaygara dindiğinde, bütün bunlardan çıkarılması gereken bir ders var: İster “kötü laikler” ister “iyi Müslümanlar” olsun, mesele devleti kimin yönettiği değildir. Mesele, devletin sınırlı, şeffaf, hesap verebilir ve adil olup olmadığıdır. Yok eğer devlet Türkiye’de hep olduğu gibi bir Leviathan (canavar) ise, onu yönetenler “iyi Müslümanlar” da olsa kimseye iyilikleri dokunmaz. Hatta kendilerine bile…

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun

  • Güncellenmiş ve ödüllü Lobicilik Yazı Dizisi
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Özel etkinlikler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Haftalık lobicilik bülteni
Bu bölümlerde bulundu: turkey politics, recep tayyip erdogan, islamists in turkey, gulen movement, corruption, akp

Al-Monitor'un Türkiye’nin Nabzı bölümünün yazarlarından olan Mustafa Akyol, aynı zamanda International New York Times ve Hürriyet Daily News gazetelerinde düzenli yorum yazıları yazmaktadır. Akyol’un makaleleri, Foreign Affairs, Newsweek, Washington Post, Wall Street Journal ve Guardian pek çok farklı yayında da yer almıştır. İstanbul’da yaşayan Akyol, Boğaziçi Üniversitesi’nde siyaset bilimi ve tarih okumuştur. Akyol’un İslami liberalizmi savunduğu “Islam Without Extremes: A Muslim Case for Liberty” isimli, Amerikan yayınevi W.W. Norton tarafından Temmuz 2011’de yayımlanan kitabı Financial Times'ın ifadesiyle,  “bir Müslümanın açık sözlü ve zarif özgürlük savunusu”dur.

x

The website uses cookies and similar technologies to track browsing behavior for adapting the website to the user, for delivering our services, for market research, and for advertising. Detailed information, including the right to withdraw consent, can be found in our Privacy Policy. To view our Privacy Policy in full, click here. By using our site, you agree to these terms.

Accept