Irak'ın Nabzı

Iraklı Sünnileri bölen derin çatlaklar

By
p
Article Summary
Irak Başbakanı Nuri El Maliki, Sünni kesimleri siyasi sürece katıp iktidarı onlarla paylaşma sözlerini asla yerine getirmedi. İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.

Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD), militanlarını harekete geçirip destekçi toplamak için “Sünni davasını” kullanıyor olsa da örgütün Sünni toplumunu temsil etme iddiası, “cihatçı” yapısı nedeniyle aslında bu toplumun sadece ufak bir kısmını temsil ettiği anlamına geliyor.

Sünnilerin çoğu, Bağdat’taki Şii ağırlıklı hükümete kuşkuyla baksa da IŞİD’i olumlu bir alternatif olarak benimsemiyor. IŞİD’in büyük ölçüde Irak’taki ve bölgedeki mezhepsel gerginliklere yatırım yaptığı doğru. Ancak örgütün hedefleri, Irak sınırlarının veya Irak’taki Sünni toplumun esas taleplerinin çok ötesine geçiyor. IŞİD, Suriye ve Irak’a eşanlı müdahil olup kendine özgü bir yapı ve kimlik oluştururken belirlediği hedefler de Irak siyasetiyle büyük ölçüde ilgisizdi.

Ancak IŞİD’le mücadele etmek, Sünniler için henüz bir öncelik değildir. Bunun bir nedeni, örgütün giderek güçlenmesi ve “hainlerden” öç alma konusunda kendini kanıtlamış olmasıdır. Anbar’daki hükümet karşıtı gösterilere öncülük etmiş olan El Kaide karşıtı Sahva (Uyanış) gruplarının liderlerinden Hamis Abu Rişa’ya düzenlenen suikast, bunun örneklerinden biridir. İkinci neden ise Sünni üst tabakasının bölünmüş olması ve toplum adına ortak öncelikler belirleme konusunda giderek başarısız olmasıdır. Bu kesimin kimi mensuplarına göre esas sorun, Başbakan Nuri El Maliki hükümetinin izlediği politikalarda yatmaktadır.

Sünniler arasındaki bölünmüşlük ve rekabet nedeniyle Sahva gruplarının El Kaide’ye karşı 2008’de verdikleri mücadelenin kazanımlarını korumak da zorlaştı.  Anbar gibi bölgelerde aşiret şeyhlerinin nüfuz ve devlet iltiması için yarışması, hükümetle ilişkilerini etkiledi. Maliki, Sahva’nın kazanımlarını koruyacak stratejik bir çerçeve oluşturamayınca, Ahmed Ebu Rişa gibi kimi Sahva liderleri hükümet muhalifine dönüştü. Başka bazı liderler ise yerel rakiplerine karşı avantaj elde etmek için hükümetle ilişkiler geliştirmeye çalıştı.

Sahva gruplarıyla ilişkiler, güvenliği sağlamaktan çok siyaset ve kayırmacılığın konusu oldu ve bunun neticesinde aşiret şeyhleri durmadan saf değiştirir oldu. Örneğin, Anbar’ın en büyük aşiret topluluğu olan Duleym’in lideri Şeyh Ali Hatim El Salman, 2010 seçimlerinde Maliki’nin koalisyonunda yer alırken daha sonra en sert muhaliflerden birine dönüştü, aralık 2013 sonunda protestocuların kamplarını dağıtan Irak güvenlik güçleriyle savaşmak üzere kurulan hükümet karşıtı Anbar Devrimci Aşiret Konseyi’nin de sözcüsü oldu. Iraklı yetkililerle görüştüğüne dair haberler çıkınca Salman, hükümete yönelik eleştirilerini bir nebze yumuşattı ve bu defa Anbar’daki krizden Ebu Rişa ile valiyi suçladı. Ebu Rişa ise geçmişte hükümeti, Sahva gruplarını dışlamak ve Sünnilere karşı mezhepçi politikalar izlemekle suçlarken şimdi hükümetinin müttefiki konumunda.

Dolayısıyla, devlet iltiması için aralarında yarışan Sünni liderler sürekli saf değiştirirken IŞİD’e karşı sürdürülebilir bir güvenlik stratejisi oluşturmak da zorlaştı.

Ancak aşiret şeyhlerinin sadakati de her zaman yeterli bir garanti sağlamıyor, özellikle aşiret etkisinin zayıf olduğu bölgelerde. Felluce’de örneğin radikal din adamlarının nüfuzu aşiret reislerininkinden fazla görünüyor. Bunun başlıca nedeni, kentin giderek Selefileşmesidir. Selefi cihatçıların siyasi boşluğu doldurma girişimleri ise aşiret düzeninin aşınması ve ulusal kimliğin zayıflığından kaynaklanıyor. Irak savaşının ardından ve bölgede mezhepsel husumetin yükselmesiyle birlikte Irak’ta Sünni kimliğini “baştan yaratma” süreci başladı ve bu süreçte özellikle Şiiliği “sapma” ve büyük düşman olarak gören kimi Selefi inançlar canlandı. Cihatçı Selefi akımın öne çıkardığı uluslar ötesi mezhepsel dayanışma da IŞİD’in yükselişinde önemli bir etmen oldu.

Kuşkusuz ki en büyük sorumluluk yine de Irak hükümetindedir. Maliki, güçlü Sünni liderleri zayıflatmaya, Sünni toplumunu meşru ve güvenilir önderlikten mahrum etmeye, şahsen kendisine sadık olanları güçlendirmeye çalıştı. Sünni kesimleri siyasi sürece dâhil edip meşru temsil haklarını temin etmek yerine kendi siyasi hesaplarına öncelik verdi. Bu yaklaşımında nispeten başarılı da oldu. Zira son parlamento seçimlerinin de gösterdiği gibi parçalanmış ve kontrolü kolay bir Sünni siyasi tablosu ortaya çıktı.

Musul başta olmak üzere Sünni vilayetlerin yönetimi ile Bağdat arasındaki yetersiz eşgüdüm, güvenlik zafiyetini iyice derinleştirdi. Musul Valisi Asil Nuceyfi, Irak güvenlik güçlerinin iş birliği yapmamasından, mezhepçi eğilimlere sahip olmasından defalarca şikâyet etti. Vali ayrıca güvenlikle ilgili sorumlulukların vilayet yönetimi ile yerel polis teşkilatına devredilmesini istedi, bu birimlerin Musul’daki şartları ve toplumsal dokuyu daha iyi anladığını savundu. Buna karşılık Bağdat hükümeti, valiliği suçlayarak Irak güvenlik güçlerinin Musul’da tam kontrolü sağlamasının engellendiğini iddia etti. Yerel polis de IŞİD dâhil radikal Sünni örgütlerin fiili veya potansiyel iş birlikçisi olarak görüldü. IŞİD Musul’u ele geçirince karşılıklı suçlamalar yeniden alevlendi.

Güvenlik zafiyetinin bu şekilde siyasileşmiş olması, aşırılıkçı grupları bastırma ve Irak’ı istikrara kavuşturma gayretlerine ket vuruyor. Devlet, daha geniş bir meşruiyet tabanı oluşturmalı, vatandaşların ve yerel toplulukların devlet kurumlarında meşru temsilini sağlamalıdır. Maliki ise yerel seçkinler ile halkların IŞİD’e karşı mücadelede hükümet güçlerini desteklemesini teşvik etmek için artan ölçüde patronaj ve kayırma yöntemlerine başvuruyor. Oysa bu, iki sebepten dolayı isabetli bir yol değildir. Birincisi, Maliki bu yöntemi muhaliflerini zayıflatmak ve kendisine sadık olanları güçlendirmek için siyaseten kullanıyor. Öyle ki kendilerini toplumlarının meşru lideri olarak gören, seçilmiş siyasiler de bazen bundan zarar görüyor. İkincisi, patronaj tanım itibariyle ayrımcı bir yöntemdir ve “patrona” yakın duranları veya ona ulaşabilenleri kayırır.

Dolayısıyla, devletin kayırmacılığını değil, tarafsızlığını vurgulayacak, devletin meşruiyet tabanını genişletmeye dönük kurumsal çözümlere ihtiyaç vardır. Maliki’nin geçenlerde Ambar’daki durumu görüşmek üzere yaptığı konferans çağrısı, başlıca siyasi aktör ve kurumlar bu plana dâhil edilmiş olsaydı çok daha sıcak karşılanırdı. Teorik olarak geçici bir hükümetin başında bulunan Maliki’nin seçili Sünni liderlerin desteğini almak için bireysel girişimler yapması, hâlen kısa vadeli düşündüğüne ve daha kurumsal bir yaklaşım geliştirmekten aciz olduğuna işaret ediyor. Yönetim sistemini ıslah eden ve devletin meşruiyet tabanını genişleten yeni bir toplumsal sözleşmeye ulaşılmadığı sürece Irak’ın gelecekteki bütünlüğü belirsizliğini korumaya devam edecektir.

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun

  • Güncellenmiş ve ödüllü Lobicilik Yazı Dizisi
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Özel etkinlikler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Haftalık lobicilik bülteni
Bu bölümlerde bulundu: sectarian politics, salafist jihadists, nouri al-maliki, mosul, iraq, anbar province

Harith Hasan, Irak ve Orta Doğu’da devlet, mezhepçilik ve siyasi değişim konularına yoğunlaşan, siyaset bilimi doktorasına sahip bir araştırmacıdır. Çalışmaları çeşitli İngilizce ve Arapça yayınlarda yer almıştır. Twitter hesabı: @harith_hasan

x

The website uses cookies and similar technologies to track browsing behavior for adapting the website to the user, for delivering our services, for market research, and for advertising. Detailed information, including the right to withdraw consent, can be found in our Privacy Policy. To view our Privacy Policy in full, click here. By using our site, you agree to these terms.

Accept