Türkiye'nin Nabzı

Erdoğan Gülen'e karşı: Allah kimin tarafında?

By
p
Article Summary
İtidalin en iyi yolu siyasal laiklik olabilir.

Günümüz Türkiye'sinde kamuoyu gündemine hakim olan sadece tek bir konu var: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Fethullah Gülen cemaati arasındaki siyasi mücadele. Hükümete karşı yapılan yolsuzluk soruşturması, silah taşıdığı iddia edilen tırların Suriye'ye gidişi ve El Kaide baskınları gibi son zamanlarda meydana gelen her anlaşmazlık bu büyük savaşın bir parçası gibi görülüyor. Pek çok kişi kanıtlayamasa da bu soruşturmalarda görev alan savcıların Gülen  cemaatine bağlılıklarından dolayı harekete geçtikleri konusunda hem fikir. Lakin aynı çevreler, bu siyasi motivasyonun soruşturmaları "darbe girişimi" olarak değersizleştirilmesi mi gerektiği, yahut asıl odağın deliller ve kabahatler mi olması gerektiği konusunda anlaşamıyorlar.

Elbette, bütün bunlar siyasetle ilgili — ya da siyasetin başka araçlarla yürütülmesiyle. Ne var ki tarafların dine bağlılıkları tartışmalara teolojik bir unsur da katıyor. İki taraf da sadece siyaseten değil dini anlamda da kendilerinin haklı olduğuna inanıyor. Bir başka deyişle, Allah'ın kendi taraflarında olduğuna inanıyorlar.  

Bu Gülen'in söyleminde kısmen de olsa görülüyor ki, ve kendisinin dini bir lider olduğu düşünüldüğünde belki de çok şaşırtıcı değil. Örneğin Gülen, siyasi tartışmaların yükseldiği bir noktada duygusal bir vaaz vererek, Allah'tan bu olayın haksız tarafını cezalandırmasını istedi. Türkiye televizyonlarında geniş yer bulan görüntülü mesajında şöyle dedi: "Hırsızı görmeden hırsızı yakalayanın üzerine gidenler (...) Allah onların evlerine ateşler salsın." Erdoğan Gülen hareketi üyelerini vahşi yırtıcı hayvanlara benzetip onların yargıdaki "inlerine" girme sözünü verdiğinde de Gülen'in yanıtı, "Allah kimin inde olduğunu görüyor" oldu.

Aslına bakılırsa, Gülen hiç bir zaman açıkça "Allah bizim tarafımızda" demedi, ancak bazı destekçileri tam da buna inanıyormuş gibi görünüyor. Sıkça ifade bulan bir kanı, Gülen hareketine karşı saldırıların kaçınılmaz olarak, "Gayretullah'a dokunacağı" yönünde. Bu "Allah'ın çabası" anlamına geliyor ve Allahın zulümleri önlemek ya da cezalandırmak için insan ilişkilerine müdahale edebileceğini imasını taşıyor. Örneğin 1999 depremi Türkiye'nin aşırı laik askeriyesinin bir komuta merkezini vurduğunda, bazı muhafazakarlar "Gayretullah'ın" İslam karşıtı generalleri hedef aldığını söylemişti.   

Öte yandan Adalet ve Kalkınma Partisi de ilahi kudretin kendi tarafında olduğuna inanıyormuş gibi görünüyor. Erdoğan, Gülen hareketi ile Kasım'da patlak veren son gerginlikten bu yana hareketi hedef alan pek çok konuşmasında Allah'a atıf yaptı. 17 Ocak'ta İmam Hatip okullarının mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada Muhammed Peygamber'in sözlerinden alıntı yapan Erdoğan şöyle dedi: "Korkma, çekinme, hüzünlenme. Allah bizimle beraberdir." Harekete yönelik daha önceki bir çıkışında ise (sanki konu İslam ve kutsal kitapmış gibi) şu ifadeleri kullandı: "Ne yaparsanız yapın, bu dine zerre kadar zarar veremeyeceksiniz. Bu din azizdir, kitabımız korunmuştur."  

İki taraf da aralarındaki mücadelede dini temaların yanı sıra ahlakla ilgili savlar da kullanıyor. AKP çevrelerine göre, Siyonistlerle, ABD'li neoconlarla ve "daha zayıf" bir Türkiye görmek isteyen diğerleriyle "vatan haini" bir ittifak içinde olan Gülen hareketi, Türkiye ve İslam'a "hainlik" yapıyor. Gülen hareketinden yükselen seslere göre ise AKP "hırsızların", en azından yozlaşmış siyasilerin beşiği haline dönüştü ve bu siyasiler etraflarındaki dalkavuklarla birlikte devletin kaynaklarını sömürürken, riyakar bir söyleme başvurarak İslam'a hizmet ettiklerini iddia ediyor. AKP çevresindeki pek çok ismin şüpheli bir şekilde zenginleştiğini de belirten Gülen çevreleri, kendi üyelerinin ise halen sade ve dürüst bir yaşam sürdüklerini vurguluyor.  

Ne var ki, bütün bu dini ve ahlakçı argümanların arasında diğer dini isimler tarafından dillendirilen üçüncü bir görüş daha var. Yazılarında genellikle liberal ve İslami değerlerleri birbiriyle harmanlayan İslami feminist Hidayet Şevkatli Tuksal liberal görüşlerin paylaşıldığı Serbestiyet isimli internet sitesindeki güncel bir yazısında da bu konuya değindi. Yazısına "Allah’ın yakasından düşün, kozunuzu kendi üzerinizden paylaşın!" şeklinde duygusal bir başlık atan Tuksal şöyle yazdı: "Her iki tarafın da Allah’ı kendi saflarındaymış gibi göstermeye çalıştıkları, iktidar mücadelelerinde Allah’ın adını istismar ettikleri, insanları dinden/ imandan ve dindarlardan soğuttukları için, üzgün ve kızgınım."

Bir diğer İslami aydın Sibel Eraslan da Star gazetesinde muhafazakarlar hitaben bir yazı yazdı ve bu din içi siyasi çatışmaya ilginç bir çözüm önerdi: Laiklik. Eraslan şöyle yazdı: "Cemaat/AK Parti çatışması 'laiklik' hakkında daha ciddi düşünmeye davet ediyor bizi. (...) Dindarlarla/Dindarlar arasında gerçekleşen siyasi alan ve güç kavgası, yeni bir 'hakem' arayışına zorluyor."

"Hakem" İslam'da güçlü bir sözcüktür ve anlaşmazlıkları çözebilecek tarafsız ve adil bir makama işaret eder. Eraslan, mütedeyyin bir Müslüman olduğu için, onun bu "hakemliği" laikliğin üstlenebileceğini söylemesi önemlidir.  Zira bu ilke dindar Müslümanlarca İslami açıdan kabul edilemez sayılmıştır uzunca zamandır.

Böylesi ilahi tartışmalar bu günlerde elbette Türkiye'nin siyasi gündeminin en tepesinde değil, ancak bunlar en azından gelecek için değerli bir tartışma olarak görülmelidir. Zira, Tuksal ve Eraslan'ın yanı sıra dini bütün diğer üçüncü  taraflar da bu çatışmayı kederle izliyor ve "Müslümanlar arasında sulh sağlayacak" bir çözüm bulunmasını umut ediyor. Tartışmayı büyük ölçüde siyasi gören bu çevre iki tarafta da kullanılan bu dini temaların tartışmanın hararetini arttırdığına inanıyor. Peki, bu durumda, neden dini iddialar bir an için bir kenara bırakılıp, dünyevi konular sadece dünyevi konular olarak tartışılmasın ki?

Aslında sadece Türkiye değil tüm dünyada, kendini haklı gören Müslüman kesimlerin birbirleriyle mücadele ederken, Allah'ı kendi taraflarında görmekten kaçınması büyük bir ihtiyaç. Örneğin, Suriye'de savaşan tüm kesimler İslami açıdan kendilerini haklı buluyorlar. Lakin, eğer adam akıllı düşünülürse, bu çatışmalardan çıkarılması gereken ders, taraflar arasında sulh sağlamak ve itidal oluşturmak için bir tür siyasal laiklik (ya da daha tarafsız bir kullanımla sekülerlik) tesis etmektir. Bu, laikliği, Batı tarafından dayatılan ve bu nedenle İslam karşıtı olan bir ilke olmaktan çıkarıp, İslam dostu bir ilke haline getirebilir.

 

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun

  • Güncellenmiş ve ödüllü Lobicilik Yazı Dizisi
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Özel etkinlikler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Haftalık lobicilik bülteni
Bu bölümlerde bulundu: turkey, secularism, secular politics, religion in turkish politics, recep tayyip erdogan, islamism, fethullah gulen, corruption

Al-Monitor'un Türkiye’nin Nabzı bölümünün yazarlarından olan Mustafa Akyol, aynı zamanda International New York Times ve Hürriyet Daily News gazetelerinde düzenli yorum yazıları yazmaktadır. Akyol’un makaleleri, Foreign Affairs, Newsweek, Washington Post, Wall Street Journal ve Guardian pek çok farklı yayında da yer almıştır. İstanbul’da yaşayan Akyol, Boğaziçi Üniversitesi’nde siyaset bilimi ve tarih okumuştur. Akyol’un İslami liberalizmi savunduğu “Islam Without Extremes: A Muslim Case for Liberty” isimli, Amerikan yayınevi W.W. Norton tarafından Temmuz 2011’de yayımlanan kitabı Financial Times'ın ifadesiyle,  “bir Müslümanın açık sözlü ve zarif özgürlük savunusu”dur.

x

The website uses cookies and similar technologies to track browsing behavior for adapting the website to the user, for delivering our services, for market research, and for advertising. Detailed information, including the right to withdraw consent, can be found in our Privacy Policy. To view our Privacy Policy in full, click here. By using our site, you agree to these terms.

Accept