Türkiye'nin Nabzı

Türkiye ‘alacakaranlık kuşağı’nda

By
p
Article Summary
Türkiye ‘alacakaranlık kuşağı’nda

“Türkiye’yi sarsan 10 gün” sonunda,  Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Cuma sabahının erken saatlerinde Istanbul Havalimanı’nda yaptığı ateşli konuşma, ülkenin yeni ve kritik bir yol ayrımına gelişinin işaret fişeği.

Dikkatli bakılınca, gelir-geçer taktiklere dayalı, sıradan bir yol ayrımı gibi görünmüyor bu: İçinde pek çok köklü siyaset unsuru barındırıyor. Bir ucu, sağ kalanların bile dipte kavga halini sürdüreceği bir uçuruma, diğeri ise – eğer sağduyu ile yönetilirse – farklı çiçeklerin yan yana açabileceği bir bahçeye çıkıyor. Son kargaşa sürecinin kilit aktörü Erdoğan’dan şu ana kadar gelen sinyaller, tercihin birinciden yana ağır bastığını gösteriyor.     

Günler önce Gezi Parkı’nda başlayan eyleme sadece nobran bir güvenlikçilik açısından bakılması ve orantısız şiddetin büyük bir öfke selini patlatmasıyla başlayan sosyal kilitlenme, başta Erdoğan ve yakın çevresine sinen paranoya hali, ve koşulsuz iktidar destekçisi medya unsurlarının iştahla yaydığı “Türkiye’yi hedef alan küresel komplo” teorileri, sadece , endişe verici bir “alacakaranlık kuşağı” tablosunun her şeye baskın hale gelmesine yol açmışi durumda.

Türkiye’nin son yıllardaki büyük başarı öyküsünü beğeni, son aylarda cesaretle başlatılan Kürt Barış Süreci’ni umutla izleyenler için bu halin son derece şoke edici olduğu da aşikar.

Neden böyle oldu? Oy desteği sürekli yüzde 50’lerde seyreden, en popüler lider listelerinde en üstte yer alan bir parti ile lideri neden toplumun bir kesimiyle köprüleri atar noktaya geldi? Nasıl oluyor da son on yılda tüm dünyanın ilgi ile izlediği bir siyaset adamı, ülkesinin sosyal kimyasının bozulmasına izleyici kalmak ötesinde , bizzat katkıda bulunuyor?    

Birinci mesele, Erdoğan’ın kişiliği ile ilgili. Brezilya’nın Lula’sı gibi arka sokaklardan, halk içinden çıkan, bu alt-orta sınıf karakteri,  Abdullah Gül ve Bülent Arınç ile beraber “kurucu baba”lar arasında önce dikkatli, mütevazı bir primus inter pares’ti. Ama, 2007 seçimlerinde, bu kolektif yönetimin sağa sola savrulmasıyla tek lider olarak kaldı ve 2010 referandumu ardından parti içinde yoğun bir hakimiyet hamlesi başlattı.

AKP’nin eski milletvekili Suat Kınıklıoğlu’nun önceki gün Today’s Zaman’da açık bir dille yazdığı gibi, “2011 genel seçimleri esnasında (AKP) parlamento grubu radikal biçimde değiştirildi. Merkezi ve liberal olarak görülenler kitlesel biçimde tasfiye edildi. 2007’de (önceki seçimler esnası ve sonrasında, yb) partiy merkezi kimlik algısını yerleştirenler kapı dışarı edildi. Ve 2012 Eylül’ündeki kongrede, benzer görüşte olanlar partinin yürütme organlarından çıkarılarak çalışma tamamlandı.” Kınıklıoğlu’nun tedrici tasfiye hareketiyle, özellikle 2011 milletvekili aday listesinden Gül’e yakın ve Gülen hareketinin içinde yer alan kişilerin hedef alındığını kastettiğini anlıyorum.

2011 sonrası, partideki mutlak Erdoğan egemenliğini pekiştirdiği ölçüde, baskın kişiliğinin tüm yönleriyle de ortaya çıkmasını sağladı. Yeni kadrolar iktidarın bir demokratikleşme misyonu olması yerine bir çıkarcılık, ahbap-çavuş ilişkileri ve pastadan pay alma yolu olmasını isteyen, bu nedenle de başbakana yerli yerinde karşı çıkışlar yerine saf dalkavukluğu seçen kişilerden oluşuyordu. Partiye eski günlerinde damgasını vuran ve pek çok kişinin imrendiği “iç istişare” sistemi tamamen terk edildi, yerine son derece tehlikeli, sapkın ve sadece başbakanın egosunu şişirerek gözünü boyamayı amaçlayan bir dalkavukluk düzeni geldi.

Bu çarpık düzenin bugün başbakanın etrafını – ve Türkiye’yi- sarmalayan “alacakaranlık kuşağı”nın mimarisinde başrolü oynadığı kesin. Aslında bunun işaretleri, eski “kurucu ekip”in kendisini kenara çekmesi, 2011 seçimleri ardından Kürt sürecinin baskı girdabına sokulması, çocuk gösterici ve öğrenci eylemcilere acımasız şiddet dalgası, ve daha ılımlı olan pek çok güvenlik görevlisinin kilit noktalardan alınmasıyla, Cumhurbaşkanı Gül’ün sıkıntısını daha az saklamasıyla verilmişti.

Ama, gelinen sonuç, tam da, yıllardır “şişeden çıkmış cinler” sahnesine dönmüş olan Türkiye’de, bireylerin en basit hayat tarzı unsurlarına müdahale eden, her incedetayı kontrol etmek isteyen ve son dönemde başbakanlıktan fiili bir Istanbul belediye başkanlığına kayan Erdoğan karşısındaki kamusal korku duvarını bir avuç apolitik gencin yerle bir etmesi oldu. Bir enerji boşaldı ve insanlar, aslında ekonomik ve sosyal politikalarına pek itirazlarının olmadığı başbakanlarına karşı yıllardır içlerinde kalmış – birbirinden çok farklı - eleştirilerini dile getirir oldular. Bu, yakın çevresinde sürekli pohpohlanan ve bir dediği iki edilmeyen Erdoğan’da bir şok yarattı ve, beklenenin tersine, bilinen “eleştiri neyse tersini yapma” güdüsünü tetikledi.

Asıl tehlikeli olan da, rasyonelliği ve frene basmayı reddeden bu inat hali. Daha kaygı verici olanı, yokluğunda protestoları canla başla yatıştırmaya ve partiyi eski “yumuşak değiştirici güç” haline getirmeye çabalayan Gül ve Arınç’ın, Erdoğan tarafından, dönüş konuşmasında bir çırpıda saf dışı, etkisiz  bırakılması. Bunun, hemen olmasa da, Türkiye’nin dönüşümünde hala kilit konumdaki AKP içinde, sosyal süreçlerin yoğunluğu gereği, sert artçılara yol açması kaçınılmazdır. Şüphe yok ki hem Gül hem de Arınç, kurucusu oldukları partilerinin de siyasi bir alacakaranlık kuşağı içine girmesinin, hiç kimsenin galip çıkmayacağı bir süreç olduğunu anlamış durumdalar.

Neredeyse varoluşsasl bir dönemeç, gelinen. Zaman’dan İhsan Dağı’nın yerinde tespitiyle “AK Parti kendi değiştirdiği Türkiye’yi (bugün) anlamakta zorlanıyor. Toplumsal bir tepkiyi sadece örgütlere ve komplolara bağlayarak olayların kökenlerini anlamazlıktan geliyor. Buyurgan, halkına tepeden bakan, onu ideolojik bir kalıba sokmaya çalışan devlet anlayışına karşı sivilleşmeyi, demokratikleşmeyi, çoğulculuğu düne kadar AK Parti savunuyordu. AK Parti ‘devletleştikçe’ bu söylem ‘başkaları’na geçiyor. Paradoks tam da bu.  Şimdi ‘başka insanlar’, dün AK Parti’nin itiraz ettiği ‘aynı’ şeylere itiraz ediyorlar; buyurgan, topluma bir ‘proje’ olarak bakan, ona bir kimlik dayatmaya meyleden iktidara itirazları var. Kentleşen, eğitim düzeyi artan, dünya ile daha da bütünleşen bir toplum yukarıdan aşağıya hiyerarşik bir devlet düzeni altında ‘terbiye’ edilemez zaten. İnsanlar ne ‘döven’ ne de ‘besleyen,’ dolayısıyla vasilik iddia eden bir devlet istiyorlar. Başbakan Erdoğan’ın önünde iki yol var; ya iktidarının mutlak değil sınırlı olduğunu kabul edecek ya da çoğunluğuna güvenerek azınlığı sindirecek.”

Eskiden Türkiye’de askerler, ellerinde çekiç, her şeyi çivi olarak görüyordu. Genç Türklerin son “one minute” patlaması, ülkeyi bir sosyal deney laboratuarı olarak görmek isteyen Erdoğan’a farklı kesimlerin canla başla direneceğini gösteriyor.

Erdoğan’ın bir tercihi daha var oysa. Bunlardan vazgeçip, içinde her türlü çiçeğin yan yana açabileceği bir sosyal bahçenin dizaynını yapmak, bahçıvanlık etmek.

Son on günün özlü mesajı da bu: Çeşitlilik, eşitlik, nezaket, hoşgörü, özgürlük. Bunu yapmak için bir an evvel yeni anayasa işini bitirmek zorunda.

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun

  • Güncellenmiş ve ödüllü Lobicilik Yazı Dizisi
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Özel etkinlikler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Haftalık lobicilik bülteni
Bu bölümlerde bulundu: turkish government policy, turkey, erdogan, democracy, akp

Yavuz Baydar, Al-Monitor'un Türkiye’nin Nabzı bölümünün yazarlarındandır. 1979’dan beri gazetecilik yapan Baydar, radyo muhabiri, haber sunucusu, yapımcı, televizyon programı sunucusu, dış haberler muhabiri, yorumcu ve son olarak da Sabah gazetesinde okur temsilcisi olarak çalışmıştır. Baydar’ın köşe yazıları, Türkiye’de İngilizce yayınlanan Today’s Zaman gazetesinden de takip edilebilir. Baydar, aynı zamanda BBC World, İsveç Radyo-Televizyonu, NPR, Rus televizyonu ve El Cezire’ye yorumcu olarak katkı yapmaktadır. Dünya Okur Temsilcileri Örgütü’nün eski başkanlarından olan Baydar, Dünya Editörler Forumu, Endişeli Gazeteciler Komitesi ve UNESCO Ulusal İletişim Komitesi'ne üyedir. 

NEVER MISS
ANOTHER STORY
Haber bültenimize üye olun
x

The website uses cookies and similar technologies to track browsing behavior for adapting the website to the user, for delivering our services, for market research, and for advertising. Detailed information, including the right to withdraw consent, can be found in our Privacy Policy. To view our Privacy Policy in full, click here. By using our site, you agree to these terms.

Accept