‘En yeni Türkiye’yle tanışın

31 Mayıs sosyal patlaması özgürlükçülük temelinde yeni bir politikleşmeyi yaşayan yepyeni bir mücadeleci gençliği gözler önüne serdi.

al-monitor .
Kadri Gürsel

Kadri Gürsel

@KadriGursel

İşlenmiş konular

youth, religion in turkish politics, religion, protests, islamization, alcohol, abortion, akp

Haz 6, 2013

“Eski Türkiye”, AKP ideologlarının kendi “yeni Türkiye” paradigmalarını pazarlarken kullandıkları bir kavram değil; gerçekten de artık çok eskide kalmış bir Türkiye var.

“Eski Türkiye” Kemalist Cumhuriyet’in Türkiye’si idi. “Yeni Türkiye” de AKP’nin Türkiye’si...

31 Mayıs’ta ülkenin en önemli kent merkezi Taksim’de meydana gelen toplumsal patlama, AKP Türkiye’sinden de yeni bir Türkiye’yi, tabiri caizse “En Yeni Türkiye”yi ortaya çıkardı.

Dolayısıyla şimdi AKP’nin “Yeni Türkiye”sini de hızla eskiten bir “en yeni Türkiye” fenomeni ile karşı karşıyayız.

Bu, “En yeni Türkiye”ye ışık tutmadan önce, “En Eski Türkiye” ile 31 Mayıs’tan bu yana hızla “eskiyen Yeni Türkiye”nin kısa bir mukayesesini yapmak gerekiyor.

“En eski Türkiye”nin temel karakteristiğini, “Türkiye Cumhuriyeti”ni 1923’te kuran Batıcı modernist askeri-bürokratik elitin, bu yeni ulus devletleri için eski imparatorluğun bakiye ahalisini laik bir Türk ulusuna dönüştürme çabası özetler.

Kemalist ve otoriter askeri-bürokratik elit on yıllar boyunca devlet aygıtlarının tüm imkanlarını Kürtleri Türk yapmak, dindarları da laikleştirmek için kullanmış ve bunda kısmen başarılı olmuş, kısmen de olamamıştır.

1960’tan başlayarak her on yılda bir yapılan askeri darbelerin sonucunda, bir “askeri-bürokratik vesayet rejimi”nin oluştuğundan da bahsetmek gerekir.

Neticede, Türkleştirilemeyen Kürtler ve laikleştirilemeyen dindarlar, çok değişik araçlarla direndiler, siyasallaştılar ve bu vesayet rejimini 2007-2011 döneminde yıktılar.

AKP’nin “Yeni Türkiye”sinin özet tarifi de şudur:

İslamcı siyasi kadrolar, muhafazakar Anadolu burjuvazisi, yeni muhafazakar orta sınıf ve Anadolu kökenli büyük kent yoksullarının ortak çıkarlarını, Recep Tayyip Erdoğan’ın tartışılmaz liderliği altında temsil eden AKP ile Fethullah Gülen Cemaati’nin oluşturduğu bir iktidar koalisyonunun ortaya çıkması...

Bu güç, emin adımlarla devleti tamamen ele geçirip, yerel yönetimlerde de büyük bir üstünlük sağlamıştır.

Bu arada eski geleneksel siyaset sınıfının krizi devam etmektedir. Geleneksel merkez sağ tamamen yok olmuştur; merkez solda ise ciddi bir etkin ve geçerli muhalefet açığı söz konusudur.

Güçler ayrılığından söz edilemeyen, kontrol ve denge mekanizmaları çalışmayan, medyası susturulmuş bir Türkiye’de tüm güç artık tek bir adamın elinde toplanmış bulunuyor.

Başbakan Erdoğan’ın Türkiye’yi kendi kafasının içindeki İslami tahayyüle göre dilediği gibi değiştirip düzenleyebileceği zannına kapılmasına, kendi şahsi doğasındaki otoriterlik eğilimi kadar, muhtemelen işte bu aşırı güç yoğunlaşması neden olmuştur.

31 Mayıs sosyal patlaması, işlemeyen kontrol ve denge mekanizmalarının işlevini yerine getirmiş ve Başbakan’a sınırlarını göstermiştir.

“31 Mayıs patlaması” Türkiye’ye dengeyi yerleşik siyasetin ve devlet kurumlarının dışından empoze etmektedir.

Bu satırlar yazıldığı sırada Erdoğan’ın Taksim’den kendisine verilen bu mesajı alıp almadığı bilinmiyordu.

Ancak, mesajı almaz ve otoriterleşme yolunda devam ederse Türkiye’nin istikrarsızlaşacağı kesindir.

Erdoğan büyük bir yenilgi almıştır. Bu yenilgiye yapıcı ve olumlu reaksiyonu hemen gösteremezse ikinci yenilgiyi AKP’nin “yeni Türkiye”si ve bunun Ortadoğu’ya örnek olma iddiası alacaktır.

Erdoğan’ın sözde değil, fiilde doğru reaksiyonu göstermesi için ilk koşul kendisine isyan eden yüzbinlerce genç insanın kim olduğunu ve ne istediklerini anlamasıdır.

Bu konuda kendisine yardımcı olabileceğini sandığımız ilk kamuoyu anketi, İstanbul’daki Bilgi Üniversitesi’nin öğretim elemanları Esra Ercan Bilgiç ve Zehra Kafkaslı tarafından 3 ve 4 Haziran tarihlerinde online ortamda yapıldı. 3 bin direnişçi tarafından 20 saatlik bir süre zarfında yanıtlanan anket, hedefteki kişinin AKP değil, onun lideri Erdoğan olduğunu gösteriyor.

Direnişçilerin protestolara katılmalarının birinci nedeni yüzde 92,4 ile “Erdoğan’ın otoriter tutumu”.

İkinci neden polis şiddeti (%91.3), üçüncüsü demokratik hakların ihlal edilmesi (%91.1), dördüncüsü medyanın suskunluğu (%84.2) ve beşincisi de Gezi Parkı’ndaki ağaçların ticaret merkezi inşaatı nedeniyle kesilmesi (%56.2).

Bu gençler kendilerini yüzde 81.2 gibi ezici çoğunlukla “özgürlükçü” olarak tanımlıyorlar. Onu yüzde 64.5 ile “Laikim” diyenler izliyor.

Ne olmadıklarına gelince...

“AKP seçmeni değilim” diyenler en büyük çoğunluk (yüzde 92.1). “Muhafazakar değilim” diyenler de ikinci sırada (yüzde 75). Bu gençlerin yarısından çoğu (%54.4) kendilerini “apolitik” olarak görmüyor.

Ezici çoğunlukla askeri darbeye “kesinlikle karşı” olduklarını söylüyorlar (yüzde 79.5). İçlerinde kesinlikle darbe isteyen yüzde 6.6’lık küçük bir azınlık da var ama...

Yüzde 70’i kendilerini hiçbir siyasi partiye yakın hissetmiyor. Sadece yüzde 15’i bir siyasi partiye yakın olduğunu belirtiyor.

İçlerinde sadece yüzde 7.7’si bağlı oldukları bir örgütün teşvikiyle Taksim’e geldiklerini ifade ediyorlar.

Peki, bütün bu cevaplar ve oranlar bize neyi söylüyor?

Şunu:

Bu olay, Türkiye’de yepyeni ve öncekilerden çok farklı bir jenerasyonun tarih sahnesine çıktığını gösteriyor.

Onlar Türkiye’nin “90 kuşağı”...

Yerleşik siyasetin içinde değiller. Spontan, örgütsüz, merkezsiz ve lidersiz bir hareket bu.

Mamafih yeni tarz bir politikleşmeyi temsil ediyorlar.

Evet özgürlükçüler. Bunu anlamak için ankete gerek yok. 1 Haziran’da kızlı erkekli yüz binlercesi Taksim’i işgal ettiğinde Neo-İslamcı liderin kendilerine “yapmayın” dediğini sokaklarda serbestçe yapıyorlardı; bira içip öpüşüyorlardı.

Bu kuşak gözlerini Erdoğan’ın yönettiği Türkiye’ye açtı ve onun “yeni Türkiye”sinde büyüdü.

68’li dedeleri ya da babaları olabilecek 12 Eylül darbesinin ezdiği kuşak gibi işkence ve hapishanelerden geçmediler. Korkusuz olabilmelerinin bir nedeni de bu. 28 Şubat 1997 post-modern darbesi sırasında İslamcıların çektiği bazı acılar ve bunlardan hareketle Erdoğan’ın şahsında da sürdürülen mağduriyet söyleminin onların nokta-i nazarında hiçbir anlamı yok. Tam tersine onlar Erdoğan’ı kendi hayatlarına, özgürlüklerine ve geleceklerine bir tehdit olarak görüp, Erdoğan’a karşı cephe alıyorlar.

Bu insanlar kendi özgürlükleri ve gelecekleri için meydanlara çıktı; babaları ve dedelerinin yaptığı gibi “sömürüsüz bir dünya” idealinin peşinden gitmiyorlar. Ne istiyorlarsa kendileri için istiyorlar ve bu yüzden onlarla baş etmek zor. Onlar halkın ta kendisi.

Umarız Başbakan Erdoğan bu durumu gerçekçi bir gözle değerlendirir ve içselleştirir.

Yoksa AKP’nin “yeni Türkiye”sinin son derece büyük bir hızla eskimesi, önümüzdeki günlerin konusu olacaktır.

Recommended Articles

Türkiye’de darbe mi olacak gerçekten?
Kadri Gürsel | | May 13, 2020
Türkiye’de ‘iyilik’ sadece Erdoğan’dan gelir
Orhan Kemal Cengiz | | Nis 6, 2020
AKP rejimi güvensizliği aşamıyor
Mustafa Sönmez | Türkiye ekonomisi | Şub 6, 2020
Riskli İstanbul Havalimanı’na kayırma
Mustafa Sönmez | Türkiye ekonomisi | Oca 23, 2020
Kamu-Özel kara deliği
Mustafa Sönmez | Türkiye ekonomisi | Ara 9, 2019

Recent Podcasts

Featured Video

More from  Türkiye'nin Nabzı

al-monitor
Türkiye hapsolduğu çemberi kırabilir mi?
Fehim Taştekin | Savunma ve güvenlik iş birliği | May 23, 2020
al-monitor
Koronaya karşı “Ayasofya” kartı
Kadri Gürsel | Kültürel Miras | May 20, 2020
al-monitor
Giyim-tekstile pandemi vurgunu
Mustafa Sönmez | ekonomi ve ticaret | May 20, 2020
al-monitor
Libya Erdoğan’ın yüzünü güldürüyor mu?
Fehim Taştekin | Libya’daki çatışma | May 18, 2020