Türkiye Için Patriot ne Ifade Ediyor?

Author
p
Article Summary
Türkiye Için Patriot ne Ifade Ediyor?

Türkiye, güney komşusu Suriye’den balistik füze tehdidi algılaması üzerine, üyesi olduğu NATO’ya başvurdu ve kendi topraklarında bu tehdide karşı Patriot füze bataryalarını konuşlandırmasını istedi.

Türkiye’nin talebi NATO’dan olumlu karşılık gördü. Batı İttifakı, sonuç itibarı ile ABD, Almanya ve Hollanda’dan ikişer olmak üzere toplam altı Patriot bataryasının Türkiye’nin Suriye ile olan sınırına yakın bölgelere konuşlandırılmasına karar verdi.

Türk hükümetiyle yapılan değerlendirmeler sonucunda, Amerikan Patriot bataryalarının Gaziantep’te, Alman Patriotlarının Kahramanmaraş’ta ve Hollanda’nınkilerin de Adana’da konuşlandırılması hususunda mutabık kalındı.

Türk basınına yansıyan haberlere göre Patriotların ocak ayı içinde operasyonel hale getirilmesi bekleniyor.

Türkiye’nin Suriye sınırına 100 kilometre uzaklıktaki dördüncü büyük kenti Adana, aynı zamanda önemli Türk-Amerikan hava üssü İncirlik’e de ev sahipliği yapıyor.

Önemli bir sanayi merkezi olan 1,5 milyon nüfuslu Gaziantep kentinin Suriye sınırına uzaklığı 60 kilometre. Yarım milyon nüfus barındıran Kahramanmaraş il merkezi ise sınırın 150 km kuzeyinde.

Bu coğrafi veriler Patriot konuşlandırmasının Suriye’ye karşı fiili bir uçuşa yasak bölge uygulaması anlamına gelmediğini ortaya koyuyor. Yine aynı veriler ışığında bu konuşlandırmanın saldırgan amaçlar gütmediğini de görmek gerekiyor.

Yine bu coğrafi veriler Patriot bataryalarının, Türkiye’nin aynı bölgesindeki Malatya ilinin kırsal alanında konuşlu olan NATO anti-balistik füze savunma sistemi radarının savunmasını üstlenmeyeceklerini de gösteriyor.

Ancak bu yazının konusu Türkiye’ye Patriot konuşlandırmasının ne anlama gelmediğinden ziyade ne anlama geldiği. Çünkü bu daha ilginç.

Patriotlar Türkiye açısından yeni iddialı dış politikasının görünür kıldığı askeri kapasite açığını ifade ediyor.

Basit ama gerçektir: Türkiye 2011 yazında Şam’daki Baas rejimini devirmeye karar verdi ve bu kararını sahip olduğu kapasiteler nispetinde uygulamaya da koydu. Bu amaçla Suriye’ye direkt askeri müdahalede bulunmak dışında yapılabileceği ne varsa yaptı Türkiye...

Türkiye’nin ilk aşamalarda muhaliflerin örgütlenme ve koordinasyonunun sponsorluğunu üstlendiği, topraklarını muhalif askeri güçlerin üslenmesine ve kullanımına açtığı ve bu unsurlara lojistik destek verdiği kimse için bir sır değil.

Türkiye’nin muhalif güçlerin silahlandırılmasında roller oynadığı ise artık herkesin bildiği bir “sır”.

Ankara, Batılı müttefikleri niyetli olmadığı halde, Suriye’de tampon bölgeler oluşturulmasını ve bu ülkeye doğrudan askeri müdahaleyi savundu. Bu amaçlarının gerçekleşmesi için, sonunda başarılı olmasalar da agresif politikalar geliştirdi ve uyguladı.

Suriye sınırındaki Akçakale ilçesine düşen Suriye top mermisinin 5 sivilin ölümüne neden olmasının ardından Türkiye’nin Şam’a karşı izlediği ölçüsüz askeri misillemelerin bazı Batılı başkentlerden, istenmeyen bir savaşı kışkırtabileceği kaygısı ile izlendiği malumdur. 

Neticede modern Türkiye, nedeni hangi gerekçeye dayanırsa dayansın tarihinde ilk kez komşu ülkedeki bir rejimi devirmek için açıktan faaliyet yürüten ve hedefindeki bu rejime düşman muamelesi yapan bir ülke olmuştu.

Karşılığında da Baas rejiminden düşmanlık beklemesi kadar doğal bir sonuç olamazdı.

Suriye’nin envanterinde kimyasal kitle imha silahları bulunduğu ve bunları uzaktaki hedeflere taşıyacak balistik füze kapasitesine sahip olduğu en başından beri biliniyordu.

Türkiye’nin elinde ise Suriye’nin balistik füzelerini ateşlendikleri takdirde havadayken imha edebilecek bir kabiliyet bulunmuyor.

Bu durum, Türkiye’nin mevcut askeri kapasitesinin, agresif ve iddialı Suriye politikasını desteklemeye yetmediğinin açık bir göstergesidir.

Suriye’deki Baas unsurları Türkiye’ye karşı kimyasal başlıklı olsun ya da olmasın, Scud’larını ateşleyebilirler mi?

Rejimin çöküşü kaçınılmaz bir hal aldığında, Türkiye’yi cezalandırmak, Türkiye’yi krizin içine çekmek ya da bütün bölgeyi istikrarsızlaştırmak için Scud’ların düğmesine basabilirler mi?

Bu sorular çok da anlamlı değil. Önemli olan, Türkiye’den hayati tehdit algılayan “düşmanlaştırılmış” bir rejimin elinde böylesine ölümcül ve Batılı müttefiklerinden yardım almadan dengelenemeyen bir kapasite olması. 

İdeolojileri ve stratejileri farklı da olsa Türkiye ile Batılı müttefikleri Suriye’deki rejimin devrilmesi amacında buluşmuş olabilirler. Ancak Türkiye işte aradaki bu farklar nedeniyle Batılı müttefiklerinden çok daha ileri gitmiş ve kendisini hepsinin açık ara önünde tehditlere maruz durumda bularak onlardan yardım istemek mecburiyetinde kalmıştır.

Türkiye, NATO’nun 2010’un Kasım ayındaki Lizbon Zirvesi’nde benimsediği Yeni Stratejik Konsept’e (New Strategic Concept) onay vermek zorunda kalmasından bu yana Batı İttifakı’yla zorunlu bir yeniden hizalanma (realignment) durumuna girmiş bulunuyor. Yeni Stratejik Konsept’e “evet” diyerek topraklarına NATO’nun balistik füze savunma sistemi unsurlarının konuşlandırılmasına da zımnen evet demiş olan Türkiye, aynı zamanda İran’la sıfır sorun politikasına da veda etmiş oldu.

Bu Türkiye’nin 2010 kasımından birkaç ay öncesine kadar Batı’ya meydan okuyarak, Brezilya ve İran’la birlikte Tahran Deklarasyonu’nu hazırlayıp ilan eden, ardından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde İran’a gizli nükleer programı nedeniyle ağırlaştırılmış yaptırımlar getiren karar tasarısına “hayır” oyu vererek, Batı başkentlerinde kaşların kalkmasına neden olmuş bir Türkiye olduğunu unutmamak gerekiyor.

Türkiye “İran’la sıfır sorun” politikasına siyasi kapasitesi yetmediği için devam edemedi. Çünkü Batı İttifakı’nın karşısında “take it or leave it” dilemması ile karşı karşıya kalmıştı. Ya radarın Türkiye’de konuşlanmasını kabul edecek ya da Batı İttifakı’yla köprüleri atacaktı. Üçüncü bir seçeneği yoktu. Ama Batı İttifakı’nı terk edecek kapasitesi de yoktu.

Neticede bu realignment kararsızdır, çünkü herhangi bir ideolojik özeleştiriden ya da stratejik tercihten değil kapasite yetmezliğinden kaynaklanmaktadır.

NATO açısından bakıldığında ise Batı İttifakı zor durumdaki müttefikinin güvenlik açığını kapatarak bir kez daha “cooperative security” ve “indivisibility of security” ilkelerine uygun hareket etmiş ve etkin bir İttifak olduğunu kanıtlamıştır.

Makaleyi okumaya devam etmek için Al-Monitor’a abone olun

  • Güncellenmiş ve ödüllü Lobicilik Yazı Dizisi
  • Arşivlenmiş makaleler
  • Özel etkinlikler
  • Geçtiğimiz Haftaya Bakış e-postanıza gelsin
  • Haftalık lobicilik bülteni
Bu bölümlerde bulundu: patriot missiles, syrian, nato
NEVER MISS
ANOTHER STORY
Haber bültenimize üye olun
x

The website uses cookies and similar technologies to track browsing behavior for adapting the website to the user, for delivering our services, for market research, and for advertising. Detailed information, including the right to withdraw consent, can be found in our Privacy Policy. To view our Privacy Policy in full, click here. By using our site, you agree to these terms.

Accept