Türkiye'nin Nabzı

Yolsuzlukların altında fetva mı yatıyor?

By
p
Article Summary
Basbakan Recep Tayyip hukumeting yoneltilen yolsuzluk suclamalarinda siyasi Islam'in rolu nedir?

Türkiye'de son haftalarda olağanüstü ilginç gelişmeler yaşanıyor. Neredeyse her gün, internete, başbakana, onun yakınlarına veya bakanlara ait olduğu iddia edilen ses kayıtları düşüyor.

Bu ses kayıtlarında başbakanın rüşvet aldığı, başbakanın kendisine ve akrabalarına ait evlerde bulunan milyarlarca dolar paranın taşınması talimatı verdiği, devletten ihale alan işadamlarının başbakanın oğlunun başında bulunduğu bir vakfa yüklü miktarlarda bağış yapmak zorunda bırakıldıkları ve devamı gibi vahim iddialar yer alıyor.

Neredeyse her gün internet ve özellikle tweeter aracılığıyla yayınlanan bu ses kayıtları, muhtemeldir ki, tweeterın kapatılmasının altında yatan en önemli sebeplerden bir tanesini oluşturuyor.

Ancak bütün bu vahim iddialara rağmen, iktidardaki AK Parti hükumetinden büyük kopuş ve istifaların olmaması ve yine başbakanın “hiç bir şekilde yolsuzluk yapmadıkları” yönündeki mutlak inkar edici tavrı dikkat çekiyor.

Aslında İslami kesimler arasında yürümekte olan bir tartışma, bazı yolsuzlukların başbakan ve hükumet tarafından hiçte yolsuzluk olarak görülmüyor olabileceğini ortaya koyuyor.

Örneğin, başbakan Erdoğan’ın El Cezire Türk’e verdiği bir röportajda kullandığı bir cümle, onun iddia edilen bazı suçlamaları yolsuzluk olarak görmediğini ortaya koyuyor. Erdoğan şöyle diyor: “Yolsuzluk dendiğinde şunu anlarım; devletin kasası soyuluyor mu, soyulmuyor mu?”

Yani Erdoğan’a göre usulsüz para alışverişleri veya bağışların yolsuzluk olarak kabul edilebilmesi için devletin kasasından para çıkması gerekiyor. Eğer para özel kişilerin ceplerinden çıkıyorsa bu “yolsuzluk” olarak kabul edilmiyor.

İlk bakışta “soyut” görünebilecek bu sözler, Türkiye'de siyasetin finansmanı, politik İslam ve 12 yıldan beri Türkiyeyi yönetmekte olan AK Partinin zihinsel kodlarına ilişkin olarak çok şey anlatıyor olabilir.

Kendisi de İslami hareketler içinde önemli bir aktör olarak kabul edilen Ali Bulaç, kökleri Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı olduğu 90’lı yıllara giden bir geleneğin doğuşundan söz ediyor.

Ali Bulaç şöyle diyor: “1996 yılında birer kamu kuruluşu olan belediyelerden ihale alan işadamlarının çeşitli cemaat, vakıf ve derneklere bağış yapıp yapmamaları konusu gündeme gelmişti. Hakim görüşe göre ihale alan bir işadamı gösterilen bir yere yüzde 10 bağış yapabilir, ‘zor faktörü’ kullanılmayacaksa bunda bir sakınca yok. Çünkü gelişip daha yaygın ve etkin hizmet yapabilmek için finansa ihtiyaç vardı, işadamlarının bağışta bulunması faaliyetleri daha hızlandırır."

Ali Bulaç burada açık açık isim vermese de, aslında Erdoğan’ın belediye başkanlığına ve onun din adamı Hayrettin Karaman’dan aldığı iddia edilen bir “fetvaya” atıfta bulunuyor. Karaman’ın verdiği bu fetvanın iş adamlarının aldıkları ihalelerden İslami vakıflara bağışta bulunma zorunluluğu yarattığı; bu bağışlar aracılığıyla da siyasal İslamın ekonomik alt yapısının sağlandığı; bu şekilde Erdoğan ve arkadaşlarının olağanüstü boyutlarda para stoklarını kullanma olanaklarına kavuştuğu iddia ediliyor.

Bu iddialar yoğunlaşıp, sürekli olarak aynı din adamı “fetvanın” kaynağı olarak gösterildikten sonra, iddiaların odağındaki din adamı Hayrettin Karaman bu iddialara yazdığı bir yazıyla karşılık verdi.

Karaman Yeni Şafak isimli gazetesinde yayınlanan yazısı şunları dile getiriyordu:

Bazılarının iftira ettikleri gibi bana başbakan, belediye başkanı iken, 'Hocam, daha güçlenmemiz, davayı sağlama almamız gerek. İhale verdiğimiz kişilerin kârlarından komisyon alabilir miyiz?' diye bir soru sormadı ve ben de ne ona, ne de bir başkasına 'Evet' diye cevap vermedim.

Bana o değil ama birçok kişi, 'Devletten veya belediyelerden haklı ve meşru olarak ihale alıp istifade ve kâr eden kimseleri, yardımda bulunsunlar diye hayır kurumlarına yönlendirsek bunda bir sakınca var mıdır' diye sordular.

Buna verdiğim cevap şudur:

Hayır işlesin diye teşvik ve sevkettiğiniz kimseler Müslüman iseler ve siz istemeseniz bu yardımı yapmayacak idiyseler ve/veya bir daha iş ve ihale alamam diye bu yardımı yaparlarsa bundan ecir (sevap) alamazlar. Ama kayıtlı ve şeffaf olmaları şartıyla hayır kurumları bundan istifade edebilirler; çünkü onların bir zorlamaları ve baskıları söz konusu değildir, verenin de baskı altında verdiği bilgisine sahip değillerdir.”

Zaman gazetesinden Mümtaz’er Türköne, Karaman’ın ‘edebilirler’ gibi yumuşak ifadelerle belirttiği konunun “Siyasal İslam” ve “yolsuzluk” konusunda meselenin bam telini oluşturduğunu belirtiyor. Türköne şu görüşleri ifade ediyor:

“Devletten ihale alanların, gönülsüz bile olsalar hayır kurumlarına -metazoru- bağış yapmalarına hocamız cevaz veriyor. Ben bu fetvanın, yolsuzluğa ve rüşvete kılıf arayanların önüne çok geniş bir meşruiyet alanı açtığını düşünüyorum. İslam hukukçuları şu suallere cevap vermeli: Bir ihalenin veya hakedişin bir hayır kurumuna bağış şartına bağlanması, ödenen parayı rüşvet olmaktan çıkartır mı? ... Kamu gücünü istismar ederek çıkar sağlamak sadece rüşvetten ibaret değil. ...Amacınız hayır işlemek olunca, suçun niteliği değişir mi? Doğrudan devlet rantının ülke ekonomisinin hemen hemen yarısını kaplayan geniş alanına adım atmış oluyoruz. Devlet rant yaratıyor ve birileri siyaset üzerinden bu ranta kestirme yollar arıyor. Hoca’nın fetvası tam burada her kapıyı açan bir maymuncuğa dönüşüyor. Devlet rantından bağış yapılabilir mi?”

Yani Erdoğan’ın belediye başkanlığı sırasında başlayan, ihale alan işadamlarından bağış alınması geleneğinin ta bugünlere kadar geldiği, Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde de, belki de yoğunlaşarak devam ettiği iddia ediliyor. Kökeninde Karaman’ın yukarıda aktardığım “fetvasının” yer aldığı bu uygulama, belki de zaman içinde giderek daha geniş bir alana yayıldı. Nitekim Karaman vakıflara ve tüzel kişiliklere yapılan bağışları İslami açıdan “caiz” görürken, 12 Şubatta Al Monitor’da yayınlanan yazımda da aktardığım üzere, işin boyutlarının, başbakanın, devletten ihale alan işadamlarından toplanan “bağışlarla” belli gazete ve televizyonları satın almasına kadar vardığı iddia ediliyor.

İslami kesimin önde gelen figürlerinden birisi olan, insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, yolsuzluklarla “siyasal İslamın” iktidar olma ve iktidarda kalma stratejisi arasındaki ilişkiye şu sözlerle dikkat çekiyor: “İslamcılarda güçle ilgili bir özlem, istek var ... ‘Hakim olalım ve ne olursa olsun gücü kaybetmeyelim’ anlayışı var. Muhalefete düşmeyi büyük bir yıkım olarak görüyorlar. Bu, İslamcılığın ana problemlerinden biri. Evet. Güçlü olmanın yolu aynı zamanda para sahibi olmak. ‘Güç için yolsuzluk da yapılabilir’ düşüncesini taşıdı sanırım bazı kişiler.”

Şüphesiz ki, savcıların eski bakanlara ve onların yakınlarına yönelttikleri, yolsuzluk ve rüşvet suçlamalarının yukarıdaki tartışmayla hiç bir alakası yok. Onlar basitçe “kişisel çıkar” elde etme çabalarını konu alıyor. Ancak, yukarıda ana hatlarıyla aktarmaya çalıştığım tartışma bazı yolsuzlukların nasıl meşrulaştırıldığını ve sorunun köklerinin ne kadar derinlere gittiğini gösteriyor.

Hükümetin yargı üzerindeki baskısı ortadan kalkar ve yolsuzluk soruşturmaları ilerleyebilirse, bu soruşturmaların sadece bazı politikacıların ekonomik hırslarına değil ama aynı zamanda “siyasal İslamın” ekonomik stratejilerine de ışık tutacağı anlaşılıyor.

Bu bölümlerde bulundu: turkey, recep tayyip erdogan, political islam, fatwa, donations, corruption, business, bribery

Orhan Kemal Cengiz, insan hakları alanında çalışan bir avukat ve köşe yazarıdır. Cengiz, Türkiye’de işkencenin önlenmesinden zihinsel engellilerin haklarına kadar geniş bir alanda faaliyet gösteren İnsan Hakları Gündemi Derneği’nin başkanlığını yapmıştır.

x