Güney İsrail’de, Eilat yakınlarındaki Şizafon askeri üssünde tatbikat yapan İsrailli askerler senaryo gereği bir yaralıyı tahliye ederken bir Hizbullah bayrağının önünden geçiyor, 7 Haziran 2016. (photo by REUTERS/Amir Cohen)

İsrail’den Hizbullah tehdidi için yeni değerlendirme

Author: Geçtiğimiz Haftaya Bakış

İsrail Lübnan ordusuna saldırır mı?

SummaryYAZDIR İsrail’in kuzey sınırında caydırıcılık dengesi şimdilik devam ediyor. İran Suriye’de “son adamına kadar savaşmaya” kararlı. Erdoğan Suriyeli Kürtler konusunda Putin’e niçin yumuşak davranıyor? İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.
Author

İsrail Savunma Bakanı Avigdor Liberman’ın 7 Mart’ta Washington’da yaptığı temaslarda gündemin önemli bir bölümünü “Lübnan’da her an çıkabilecek bir savaş” oluşturdu. Bu bilgiyi aktaran Ben Caspit yeni savaş ihtimaline dair şöyle yazıyor: “Üst düzey İsrail savunma kaynaklarına göre böyle bir savaş, eğer çıkarsa, bir öncekinden tamamen farklı olmalı. Daha kısa sürmeli ve daha yıkıcı kabiliyetleri çok daha kısa zaman dilimlerine sığdırmalı.”

2006 savaşından sonra değişen dengelere dikkat çeken Caspit, Liberman’ın “hem Lübnan ordusu ile Hizbullah güçleri arasındaki çizginin hem de siyasi faaliyet de yürüten Hizbullah ile içinde bulunduğu egemen devlet arasındaki ayrımın son yıllarda büyük ölçüde bulanıklaştığı” tespitinde bulunduğunu aktarıyor. Caspit şöyle devam ediyor: “IDF’nin çalışma varsayımına göre Lübnan’da yeni bir savaş çıkarsa Lübnan ordusu, Hizbullah’ın komutası altında hareket ederek İsrail’e karşı aktif bir rol oynayacak. (…) Yeni bir savaşta beklenen diğer bir farklılık dehşet dengesiyle ilgili. İkinci Lübnan savaşında İsrail’deki tahribat sınırlıydı, oysa Hizbullah bugün İsrail’de herhangi bir noktayı vurabilecek imkânlara sahip.”

Caspit şu tespitlerde bulunuyor: “İsrail şu an roket tehdidi karşısında etkili bir yanıttan mahrum olduğunu biliyor. Bunun anlamı şu: İsrail’in elinde kalan tek seçenek, Lübnan’ın yaşamsal altyapısına yönelik hızlı, tesirli, agresif bir saldırı gerçekleştirmek ya da İsrailli subay ve üst düzey yöneticilerin son 10 yılda kullandığı deyimle ‘Lübnan’ı Taş Devri’ne geri göndermek’. Hizbullah’la Lübnan devleti arasındaki ayrım büyük ölçüde bulanıklaştığına göre ülkenin yıkıma uğrama ihtimali Nasrallah açısından caydırıcı bir unsur olabilir. Nasrallah artık hükümetin arkasına saklanamaz çünkü kendisi hükümet konumunda. Ancak İsrail’in böyle bir saldırıya girişmeden önce ABD’den onay alması gerekecek. İsrail’deki savunma kaynakları, bu onayın verildiğini ya da en azından yakın gelecekte verilmesinin beklendiğini söylüyorlar. İsrail yeni bir çatışmada Lübnan’ın altyapısını tahrip etmek için agresif bir harekata girişirse ABD’den hava şemsiyesi şeklinde desteğe ihtiyaç duyacak. Bu sayede çatışmanın en azından ilk birkaç gününde hareket serbestisine kavuşacak.”

Peki, bu savaş ne zaman patlak verir? Caspit bu soruyu şöyle yanıtlıyor: “İsrail’in değerlendirmesi o ki Nasrallah’ın öngörülebilir gelecekte İsrail’le çatışmaya girmesi için herhangi bir sebebi yok. IDF’ye göre Hizbullah güçleri Suriye’de aşırı yüklü ve yorgun olduğu sürece Nasrallah İsrail’le çatışmaktan kaçınacak. Ancak son aylarda Beyrut’tan gelen sinyaller Nasrallah’ın sabrının tükenmeye başladığını gösteriyor. Yabancı kaynaklara göre İsrail’in son birkaç yılda dayattığı yeni oyun kuralları, yani Suriye’den yola çıkan silah konvoylarını vurmakta serbest hissetmesi Nasrallah için kabul edilebilir bir şey değil. (…) İsrail şunu pekâlâ biliyor: Filmin başında duvarda bir füze varsa filmin sonunda o füze atılır. Er ya da geç böyle olacak.”

İsrail ile Hizbullah arasındaki caydırıcılık ilişkisinin evrimi ve girift yapısı bu sütunda ve Al-Monitor yazarları tarafından yakından takip ediliyor. Ekim 2014’te Daniel Sobelman şöyle yazmıştı: “Hizbullah’ın kuruluşu, kimliği ve bizatihi varlık sebebi İsrail’le olan çatışmaya dayanıyor. Hiç kuşkusuz örgüt İsrail’i gündeminde tutacaktır. Ancak İsrail stratejik önceliklerde ilk kez ikinci sıraya düşmüş bulunuyor. ABD öncülüğünde İslam Devleti’ne (İD) karşı başlatılan ve henüz ilk safhasında olan harekâtın oldukça uzun sürmesi bekleniyor. Bu esnada ortaya çıkacak yeni gerçeklikler İsrail’e ‘üçüncü Lübnan Savaşı’nı önleme fırsatı sunabilir ve bunun için illa da caydırıcılık ya da gizli operasyonlar gerekmeyebilir. Örneğin üçüncü bir taraf aracılığıyla iletilecek mesajlar Hizbullah’la dolaylı bir uzlaşıya yol açabilir ki bu da bir ilk olmaz.”

Ocak 2015’te ise bu sütunda şöyle demiştik: “İsrail sınırlarındaki tansiyonu düşürmeye yönelik ABD ve müttefikleri ile İran arasında geniş kapsamlı görüşmeler olabilir ve olmalıdır da. İsrail, Lübnan ve Suriye’yi içine alan bir çatışmanın önlenmesi tüm tarafların menfaatine olacaktır.”

Nasrallah, Süleymani ve Suriye dosyası

İran’ın Suriye savaşına bakışını ele alan Ali Hashem şöyle yazıyor: “Suriye krizi altıncı yılını doldururken İran bu çatışmanın sonucunu yeni bir Orta Doğu’yu şekillendirmek olarak görüyor. İran’ın uzun yıllar sonra açıktan yaptığı bu ilk dış müdahale kimi İranlı ideologlar tarafından varoluş savaşı olarak adlandırılıyor. İranlı yetkililer bu savaşla birlikte İran’ın benzer bir savaşı kendi topraklarında vermekten kurtulduğunu söylüyorlar. Öte yandan savaş maddi kayıplar açısından maliyetli, yıpratıcı ve acımasız oldu. İran’ın Müslüman duyasındaki imajı açısından ise daha da kötü sonuçlar doğurdu. Savaş İran’ın seçeneklerini daralttı ve her ne kadar İran kendi ortaklarıyla ortak bir zemin paylaşsa da ittifakların hayli dayanıksız ve kırılgan olduğu algısını yarattı.”

Suriye’nin Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney ve İran yönetimindeki ideologlar tarafından tartışmasız ve yaşamsal bir ulusal menfaat olarak görüldüğünü vurgulayan Hashem, Hamaney’in 2013’te Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın savaşa ilişkin değerlendirmesiyle Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın iktidarını kurtarmak için müdahaleye ikna olduğunu, Nasrallah ve Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin bu müdahalede kilit unsurlar olduğunu anlatıyor.

İran’ın “son adamına kadar savaşmaya” kararlı olduğunu belirten Hashem şu tespitte bulunuyor: “İran, bugün aynen Suriye’ye girmeye karar verdiği günkü gibi Şam’dan vazgeçmenin Tahran’dan vazgeçmekten çok farklı olmadığına inanıyor ve savaşın bedeli ne olursa olsun savaşı kaybetmenin bedeli kadar olamayacağını düşünüyor.”

Rusya-Türkiye ilişkilerinde Suriye sorunu

Semih İdiz bu haftaki yazısında Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD ve Avrupa’ya Demokratik Birlik Partisi (PYD) ile Halk Savunma Birlikleri’ni (YPG) destekledikleri için sık sık yüksek perdeden çıkıştığına ancak aynı grupları açıkça destekleyen Rusya’ya karşı genelde sessiz kaldığına dikkat çekiyor. İdiz’e göre “İki ülkenin Suriye krizinin çözümüne ivme katmak için İran’la birlikte destek verdiği Astana sürecine rağmen Suriye meselesi Türkiye-Rusya ilişkilerinde sorun olmaya devam ediyor.”

İdiz şu tespitlerde bulunuyor: “Avrupa’yla yaşadığı krizin derinleşmesi, Türkiye’nin Rusya’yla ilişkileri geliştirme isteğini yeniden canlandırdı. Belli ki Ankara ABD ve Avrupa’ya bağımlılığını azaltacak güçlü dostları olduğunu göstermek istiyor. Bu durum Batı’yla sorunlar yaşayan ve NATO’yu baltalama arzusunu gizlemeyen Moskova’nın da işine geliyor.”

Ancak İdiz iki ülkenin Suriye’de sorun yaşadığına dikkat çekiyor: “Fırat Kalkanı Harekâtı’nın kuzey Suriye’ye, bilhassa Ankara’nın YPG unsurlarını çıkarmak istediği Menbiç’e doğru ilerleyişinin Rusya tarafından durdurulması da bunu açıkça ortaya koydu. Moskova PYD üzerindeki nüfuzunu kullanarak Menbiç’in güneyindeki bölgeleri rejime bırakması için YPG’yi ikna etti. (…) Rusya’nın bu hamlesi şu gerçeğin de altını çizdi: Türkiye Suriye’de ancak Moskova’nın isteklerine göre ilerleyebiliyor – Washington’dan bahsetmiyoruz bile – ve bu da onu Esad’la iş birliği yapmak gibi tatsız bir ihtimalle yüzleşmeye zorluyor. Yıllardır Esad’ı kötüleyen Erdoğan yandaşları PYD ve YPG’ye kıyasla Esad’ın ehvenişer olabileceğini kabullenme yönünde fikir değiştiriyor.”

Mustafa Akyol ise Türkiye ile Avrupa arasında baş gösteren krizin Erdoğan ve destekçileri tarafından kullanıldığını anlatıyor. İktidar yanlısı medyadan örnekler veren Akyol şöyle yazıyor: “Bu söyleme göre Batı aslında Erdoğan’ın otoriterliğini değil Türkiye’nin güçlü, bağımsız ve saygın bir ülkeye dönüşmesini dert etmiş durumda. Öyle ki ezeli düşmanımız olan Batı, Erdoğan ‘büyük Türkiye’yi kurdukça öfkesinden kuduruyor. Aslında bizzat bu söylemin kendisi Erdoğan’ın otoriterliğinin bir ispatı. Çünkü bu yolla vatanseverlik Erdoğancılığa eşitlenirken Erdoğan’ın muhalifleri millet düşmanları ilan ediliyor. Bir diğer deyişle Batı düşmanlığı içerideki ‘Batı piyonları’nın, yani aslında tüm muhalefetin sindirilmesine olanak tanıyor.”

Akyol şöyle devam ediyor: “Türkiye’yi Vladimir Putin Rusya’sının Müslüman bir versiyonuna dönüştürebilecek bu Batı karşıtlığı bizatihi Batı’nın içindeki bazı kesimlerle de zımni ittifak hâlinde. Bunlar oryantalistler, bilhassa da İslamofobikler. Çünkü Müslümanlara husumet besleyen bu Batılı aktörler tutum ve söylemleriyle Erdoğan’ı haklı çıkarıyorlar. Lale krizinin Hollanda tarafında başını çeken aşırı sağcı siyasi Geert Wilders bunun en somut örneği. (…) Avrupalılar bu kısır döngüyü kırmak ve ima ettiği ‘medeniyetler çatışması’nı önlemek istiyorsa yapmaları gereken oldukça basit: Wilders ve şürekâsının temsil ettiği İslam karşıtı ideolojinin ‘Avrupa’nın gerçek yüzü’ olmadığını göstermek. Bunun yolu da liberal değerlerin adamına göre uygulanmadığını, aksine herkes için geçerli normlar olduğunu kanıtlamaktan (…) geçiyor.”

Read More: http://www.al-monitor.com/pulse/originals/2017/03/israel-weighs-response-hezbollah-rocket-threat-iran-syria.html

Original Al-Monitor Translations

בעברית
به فارسی
إقرأ باللغة العربية
Read in English

Google ile Çevir

İlgili Makaleler

©2017 Al-Monitor. All rights reserved.

Get Al-Monitor delivered to your Inbox

Cookies help us deliver our services. By using them you accept our use of cookies. Learn more... X

PAYLAŞ