Türkiye'nin Nabzı

Sünni Arap ve Kürtlerle ortak cephe

By
p
Article Summary
Musul'a sevk edilen askerleri çekmeyeceğini belirten Ankara, Kürtler ve Sünni Araplar üzerinden cephe geliştiriyor.

Türkiye, Musul'daki askeri varlığını İslam Devleti'ne (İD) karşı eğitim misyonu ile gerekçelendirse de bölgenin geleceğinde kimin etkin olacağına dair hesaplar restleşmeleri derinleştiriyor.

Türkiye’nin, Musul’un 25 kilometre kuzeyinde bulunan Başika’daki kampa 25 tank eşliğinde takviye güç göndermesinin ardından Irak hükümeti askerlerin çekilmesi için 48 saat süre tanımıştı. Tepki üzerine Türkiye ikinci sevkiyatı durdururken kampta bulunan askerlerini çekmeyeceği yanıtını vermişti. Gerilimi düşürmeye yönelik temaslara rağmen her iki taraf da büyük bir özgüvenle askerlerin çekilmesi konusunda duruşunu değiştirmedi.

Bağdat’a gönderilen MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu gerilimi soğutmak için orta yol önerdi. Bu yol, Bağdat’ın istediği gibi askerlerin çekilmesi yerine Başika kampındaki askeri varlığın yeniden tanzim edilmesini öngörüyor. Başbakanlık, iki üst düzey bürokratın Bağdat’ta Irak Başbakanı Haydar El İbadi, Dışişleri Bakanı İbrahim Caferi ve Savunma Bakanı Halid El Ubeydi ile yaptığı görüşmeden çıkan sonucu şöyle duyurdu: “Irak hükümetinin hassasiyetleri dikkate alınarak askeri personelin yeniden tanzimi ve yeni mekanizmalar oluşturulması konusunda mutabık kalınmıştır.”

Bu temaslara paralel olarak Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan “Irak’taki askerlerin çekilmesi gibi bir şey sözkonusu değil” diye üst üste açıklamalar yapsa da diplomatik kaynaklar çekilme görüntüsü vermeden askerlerin sayısının azaltılabileceğini kaydetti. Nitekim iki gün sonra da 12 araçlık bir askeri konvoy Musul’dan çekildi.

Ancak Irak cephesinde bir esneme emaresi yok. Irak Başbakanlık Ofisi'nden yapılan açıklamada "Türk heyetine krizin tek çözümünün Türk kuvvetlerinin Irak'tan tamamen çekilmesi olduğu bildirildi” denildi.

Üstelik İbadi, Dışişleri Bakanlığı’na Türkiye’yi BM Güvenlik Konseyi’ne resmen şikayet etmesi talimatı verdi. Daha da sıra dışı olan İslam Devleti’ne (İD) karşı askeri seferberliği başlatan Büyük Ayetullah Ali Sistani’nin bu kriz karşısında alınması gereken tavrı ilan etmesiydi. Sistani, sözcüsü Şeyh Abdülmehdi Kerbalayi aracılığıyla "Hükümet, hiçbir yabancı gücün Irak'ın egemenliğini ihlâl etmesine izin vermemeli" açıklamasını yaptı. Taklit mercii olarak Sistani’nin sözünün emir telakki edildiği dikkate alındığında Türkiye’ye karşı daha kararlı bir tutumun sürdürülmesi beklenebilir.

Ankara ilk kez Türkiye’nin Irak’ın kuzeyinde 1990’lardan beri var olan askeri varlığı ile ilgili bu denli kararlı bir dirençle karşılaştı.

Ankara’nın ummadığı bu kararlılıkta iki temel etken var: Birincisi Bağdat’ta İD’in Musul’u ele geçirmesinden dolayı Ankara’nın Sünnilere endeksli siyasetini sorumlu tutanlar çoğunlukta. İkincisi Türkiye’nin Musul dahil Irak’ın kuzeyi ile ilgili geliştirdiği siyasetin yol açtığı tedirginlik ziyadesiyle fazla.

Burada ilginç ve yeni olan şu: Ankara, Türkmenlerin hamiliği ve Kerkük’ün statüsünün Türkmenler aleyhine değiştirilmemesine endeksli klasik parametrelerden vazgeçip Sünni Araplar ve Kürtler üzerinden bölge siyasetini kurguluyor.

Bağdat’la ilişkiler gerildikçe Kürdistan Bölgesel Yönetimi’yle bağlar stratejik boyut kazanıyor. Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani’nin ayaklarının altına daha önce hiç olmadığı kadar kırmızı halı seriliyor. Musul krizi üzerine Ankara’da üst düzeyde ağırlanan Barzani, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Ahmet Davutoğlu ve Savunma Bakanı İsmet Yılmaz ile görüştü. Görüşme sırasında Başbakanlık’a Kürdistan bayrağı asıldı. Dahası Barzani, Peşmerge’nin eğitiminde rol alan ‘Bordo Bereliler’in bulunduğu Özel Kuvvetler Komutanlığı’nı ziyaret etti. Ziyaretin şekli ve düzeyi çok önemli bir değişimin göstergesi. Kürt liderlere yönelijbu türden bir taltif birkaç yıl öncesine kadar hayal bile edilemezdi. Belli ki Kürt ve Sünni Arapların yaşadığı bölge üzerindeki nüfuz siyasetinde Barzani'ye geleneksel Türk dış politikasının yadsıdığı tarzda bir ortaklık sunuluyor.

Tam da bu kurguya uygun olarak Ankara, Musul’daki askeri varlığını iki unsur üzerinden meşrulaştırmaya çalışıyor: Kürdistan'ın savunma gücü Peşmerge'ye eğitim ve Sünnileri koruma gereği.

Erdoğan, Peşmerge’ye eğitim verildiği vurgusu yaparken “Başika'da eğitimi veren askerlerimiz, eğitim verdikleri Peşmerge sayısına göre çoğaltılır veya azaltılır" dedi. Erdoğan, eleştirileri bertaraf için ‘Sünnilerin korumaya ihtiyacı var’ argümanına da sarıldı. Cumhurbaşkanı, El Cezire Arapça’ya verdiği röportajda İran ve Irak’ı mezhepçilikle suçlayıp ekledi:

“Buradaki Sünnilerin durumu ne olacak? Burada Sünni Araplar var, Sünni Türkmenler var, Sünni Kürtler var. Bunların güvenliği ne olacak?”

Bu hassasiyet nedeniyle şu soru dünden daha ciddiyetle öne çıkıyor: ‘Acaba Kürt ve Sünni Arap bölgeleri kapsayan yeni bir bölge dizaynı mı arzulanıyor?’

Birinci Körfez Savaşı sonrası 32. ve 36. Paralel arası uçuşa yasak bölge ilan edilirken 36. Paralel'in üstünde kalan Musul dışarıda tutulmuştu. O zaman bazı Türkmen temsilciler Musul’un da bölgeye dahil edilmesi talebini Ankara’ya iletmiş ama destek görmemişti. Uçuşa yasak bölge Kürdistan bölgesinin ete kemiğe bürünmesine hizmet ederken Türkmenler siyasi ve demografik açıdan zemin kaybetti. Ankara'nın Türkmenleri koruma uhdesi de İran'ı dengeleme misyonuna gönüllü olan AKP yönetiminin mezhepçi yaklaşımı nedeniyle sadece Sünni Türkmenler adına ses veren dar bir çerçeveye oturdu.

Bu siyasetin başarı şansı bölgenin yeni dinamikleri dikkate alındığında Musul'daki askerler çekilmese bile fazla değil. Ankara arızalı politikaların ters tepmesinden İran'ın Bağdat üzerindeki etkisini sorumlu tutuyor. Suriye'de Rusya tarafından bloke edilen Türkiye hükümetinin hamlesi biraz da ‘Halep olmadı bari Musul olsun’ kabilinden bir hesabı andırıyor.

Bu siyaseti yaya bırakacak iki dış faktör ise gözardı ediliyor: ABD, Rusya'ya yem etmemek için Rus uçağının düşürülmesi ve İD petrolünün tankerlerle Türkiye'ye taşındığı iddiaları karşısında Türkiye'ye sahip çıksa da "Musul'a asker sevkiyatı İD'e karşı koalisyonun faaliyetleri kapsamında değildir" diyerek bir uyarıda bulunmuş oldu. Bu, 'öngörülebilir' olmaktan çıkan bir müttefikin yol açacağı sürpriz maliyetlere karşı bir ayar çabası olarak görülebilir. Türkiye ABD'nin 2003'ten sonra Türkiye'den beklediği İran'ı dengeleme misyonunda başarı şansını yanlış hesaplarla yitirdi. Türkiye'nin Suriye'den sonra Irak'ta da bloke edilmesine yol açabilecek ikinci faktör İran'ın artan ağırlığı kadar Rusya'nın Irak'la geliştirdiği askeri ortaklıkların bölgesel siyaset üzerindeki etkisidir. Bu etkinin İD'le savaş sürerken daha da artması muhtemeldir.

Bu bölümlerde bulundu: turkey-iraq relations, sunnis, recep tayyip erdogan, no-fly zone, mosul, kurds, hakan fidan, haider al-abadi

Al Monitor-Türkiye’nin Nabzı bölümünün yazarlarındandır. Farklı gazetelerde çalıştıktan sonra uzun süre Radikal gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Ajans Kafkas’ın kurucu editörüydü. IMC TV’de dış politika programı ‘SINIRSIZ’ın daimi yorumcusuydu. Türk dış politikası, Kafkasya, Orta Doğu ve Avrupa Birliği konularında uzmanlaşmıştır. “Suriye: Yıkıl Git, Diren Kal”, “Rojava: Kürtlerin Zamanı” ve “Karanlık Çöktüğünde: IŞİD” adlı kitapların yazarıdır. Twitter: @fehimtastekin

x